Ana Menü
Anasayfa
Atam İzindeyiz!
Okulumuz
Başarılarımız
Haberler-Duyurular
Veli Bilgilendirme Sis.
Foto Galeri
Rehberlik
Bilgi Edinme
Ziyaretçi Defteri
Bize Ulaşın
Bağlantılar
MEB
İLSİS
İstanbul MEM
Beylikdüzü MEM
Eğitim Haber
Ziyaretçi Sayısı
mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün177
mod_vvisit_counterDün160
mod_vvisit_counterBu Hafta2110
mod_vvisit_counterBu Ay4818
KOÇ İLKÖĞRETİM OKULU 2/A SINIFI RENGARENK ADLI KİTABI Yazdır E-posta
Çarşamba, 13 Nisan 2011
EĞİTİMDE İYİ ÖRNEKLER SINIF İÇİ UYGULAMASI OLARAK OKULUMUZ 2/A SINIF ÖĞRETMENİ KUDRET ŞAHAN REHBERLİĞİNDE 2/A SINIFI ÖĞRENCİLERİNİN HİKAYELERİNDEN OLUŞAN RENGARENK ADLI KİTABI BASILMIŞ OLUP ,EKTE  OKULUMUZ VELİ VE ÖĞRENCİLERİNİN PAYLAŞIMINA SUNULMUŞTUR. ÖĞRETMENİMİZ , ÖĞRENCİLERİMİZ VE EMEĞİ GEÇEN HERKESİ KUTLUYORUZ.

 

 
 RENGÂRENK
 
KOÇ İLKÖĞRETİM OKULU
           2/A SINIFI
                 2011 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

KAYBOLAN KIZ
Nazlı sarı, up uzun saçlı ve kahverengi gözlü bir kızdı. Nazlı ve ailesi bir yaz günü pikniğe gitti. Nazlı anne ve babasına :
-Anne ! Baba ! Oyun oynamaya gidebilir miyim ? dedi. Anne ve Babası :
-Evet. Ama çok uzaklaşma,dediler.
 Nazlı :
-Tamam, dedi ve yola koyuldu.
 Nazlı ayrılalı birkaç saat olmuş ve çok korkmuş. Çünkü, anne ve babasının onu unutup gittiklerini düşünmüş. Zaten onu unutmasalar da Nazlı geri dönüş yolunu bilmiyormuş. Aklına bir fikir gelmiş, ama o da olmazmış.     Öğlen olmuş ve Nazlı çok acıkmış. Birden yaşlı bir kadın gelmiş ve Nazlıya şöyle demiş :
-Kızım kaç saattir seni izliyorum. Acıkmışsındır diye düşündüm.
Nazlı :
-Sağolun, ama ben incir ağacındaki meyvelerle yetinirim.demiş. Aslında Nazlı utanıyormuş. Yaşlı kadın :
-Kızım, bak hava sıcak. Başına güneş geçer,demiş. Nazlı :
-Haklısınız,demiş ve yaşlı kadınla yola koyulmuş. Eve gelince yaşlı kadın Nazlı’ ya yemek yapmış. Yemekten sonra yaşlı kadın gerçek yüzünü göstermiş ve Nazlı’ ya şöyle demiş :
-Çabuk bulaşıkları yıka ! Sonra da yerleri sileceksin !
Camları da silmeyi unutma !Çamaşırları da yıkayacaksın !
Nazlı :
          -Ama ben bu kadar iş için çok küçüğüm.
Yaşlı kadın :                                     1
-Söylenme de işinin başına geç !  
Nazlı :
1
-Tamam efendim.
Yaşlı kadın :
             -Bu sözünü beğendim.
Nazlı :
-Hangi sözümü beğendiniz.
Yaşlı kadın :
-Neyse, neyse. Hadi işinin başına.
“din dan don”    
-Hadi aç !
Adam :
-Bana Mehmet dede dersen memnun olurum. O teyzeye de Zeliha Nine dersen çok memnun olur.
Akşam olmuştu. Nazlı’ nın çok uykusu gelmişti ve koltukta uyuyup kaldı. Nazlı rüyasında , Zeliha ninenin onu öldürmeye çalıştığını gördü. Nazlı uyandığında sabah olmuştu. Nazlı :
-Bugün hava çok güzel, dedi.
Nazlı Polis amcaları gördü. Zaten polis amcalar da onu arıyordu. Polis :
- Küçük hanım, Nazlı siz misiniz ?
Nazlı :
-Evet, benim.
Polis :
-Hadi o zaman arabaya bin. Annen ve baban seni bekliyor.
Birkaç saat sonra eve geldiler. Anne ve babası Nazlı’ ya sımsıkı sarıldı. Nazlı artık anne ve babasının sözünden çıkmıyor, başkalarına inanmıyordu.
                                                       
 
   Bahar YANGÖZ           2                           
 
 
 
 
                  BÜYÜK YAŞLI AĞAÇ
      Bir varmış bir yokmuş. Uzak ülkelerin birinde kocaman bir orman varmış. Bu ormanda türlü türlü canlılar yaşarmış. Ormanda çeşit çeşit bitkiler varmış. Bu güzel ormanı aslan değil, büyük yaşlı bir ağaç yönetirmiş. Ormandaki bütün canlılar, büyük yaşlı ağaçtan çekinir ve onun kurallarına uyarmış. Büyük yaşlı ağacın dalları ormanın her yerine ulaşacak kadar uzunmuş. Yeşil yaprakları çiçeklere gölge yaparmış. Büyük yaşlı ağaç ormanın huzurunu, düzenini sağlarmış. Bu yaşlı ağaç tüm canlılara orman kurallarını hatırlatırmış ve onları uyarırmış. Bitkiler ve diğer hayvanlara zarar vermek, gürültü yapmak, başkalarını rahatsız etmek yasakmış. Büyük yaşlı ağaç bu kurallara uymayanları cezalandırırmış. Bu büyük orman, yaşlı ağaç sayesinde güzel bir yer olmuş. Büyük küçük hayvanlar, çiçekler, kuşlar, böcekler ve tüm canlılar huzur ve güven içinde yaşarlarmış. 
3
 
 
 
     Bir gün kötü Kalpli hain kurt eline bir sopa almış; ‘’Bana ne yaşlı ağaçtan; kural falan dinlemem.’’ demiş ve çiçeklere vurmaya başlamış. Hain kurt çiçeklere, kelebeklere, kuşlara vurmuş, küçük ağaç dallarını kırmış, hayvanların yavrularını korkutmuş. Bunu gören büyük yaşlı ağaç; kurdun kulağından tutup havaya kaldırmış, bir anda havalanan kurt ne yapacağını şaşırmış. Büyük yaşlı ağaç; ‘’Ben size küçük hayvanlara ve ağaçlara vurmak yasak demedim mi?’’ demiş ve kurdun kulaklarını iyice çevirip bırakmış. Kurdun kulakları helikopter gibi dönüyormuş. Önce bir dağa, sonra bir kayaya çarpıp yere çakılmış. Kötü kurt bir daha böyle bir şey yapmamış.
 
 
 
      Bartu İNAN
 
                                                                                                  4
               
 
 
                                     ASTRONOT TOMY
 
         Barış on`ın Tomy adında çok sevimli bir köpeği varmış. Tomy hem çok sevimli hemde çok zeki bir köpekmiş. Mahallede herkes onu çok seviyormuş. Bir gün Barış köpeğini gezdirmek için deniz kenarına götürmüş. Sahilde dolaşırken yanlarına bir amca gelmiş. Bu amca Astronotmuş. Barış’a:
-          Çok akıllı bir köpeğin var. Bana yardımcı olması için uzaya yollar mısın? Barış önce’’Ondan ayrılamam onu çok seviyorum.’’demiş. Tomy havlamaya başlamış, belli ki uzaya gitmek istiyormuş. Barış Tomy´nin bu isteğini görünce dayanamamış ve ‘’Peki gelebilir ama bir şartım var. Sadece bir hafta kalmasını istiyorum. Ondan daha fazla ayrı kalamam.’’demiş. Astronot amca,Barış’ın bu isteğini kabul etmiş. Orada beraber sözleşmişler. İki gün
sonra uzay’a hareket edeceklerini konuşmuşlar.
                                              5
                                                                                                                            Barış ve Tomy evlerine gitmişler. Hazırlıklara başlamışlar.      Barış Tomy’yi veterinere götürüp aşılarını yaptırmış. Bir hafta uzay’da aç kalmaması için su, kemik, köpek maması almış. Uzay’a gideceği gün gelmiş. Barış ve Tomy Astranot amca ile buluşmuş. Beraber Uzay gemisinin yanına gelmişler. Astronot amca Tomy’nin kıyafetlerini giydirmiş. Barış köpeği ile vedalaşmış. Astronot amca ve Tomy uzay aracına binmişler ve hareket etmişler. Astronot amca ve Tomy uzay’ a doğru yol almışlar.
Bir gün sonra uzaya varmışlar. Barış burada köpeğini çok özlemiş.   Yedi gün geçtikten sonra, Astronot amca verdiği sözü tutmuş ve Dünya’ya geri dönmüşler. Barış onları karşılamaya gitmiş. Barış uzay gemisinin indiği yere gittiğinde gözlerine inanamamış. Dünya’nın her yerinden gazeteciler, Barış’ın mahalledeki tanıdıkları ve bir sürü insan varmış.Tomy o kalabalıkta Barış’ı hemen bulmuş ve ona sırnaşmaya başlamış ,yanaklarını yalamış. Barış’da ona sarılmış. Barış’ın köpeği Tomy artık ünlü bir köpekmiş. Onu herkes tanıyormuş ve herkes ona Astronot Tomy diyormuş. Barış ve Tomy bir çok televizyon kanalına çıkıp açıklamalar yapmışlar. Onlar bir daha hiç ayrılmamışlar. Mutlu bir hayat sürmüşler….
 
 
        BATURAY ERCANLI
 
                                                                6
                MİNNOŞ   
                                                                                                                                                                                                                           
 
 
      Çok şirin ve güzel bir kasaba varmış. Bu kasabada yaşayan, birbirlerini çok seven Ayşe, Selen ve Eren adında üç arkadaş yaşarmış. Birlikte okula gider, birlikte oyun oynar, birlikte gezerlermiş.   
     Bir gün okuldan dönerken ağlayan bir köpek sesi duymuşlar. Ayşe, Selen ve Eren bu sese çok şaşırmış! Sesin geldiği yöne doğru yürümüşler. Arabaların arasına saklanmış, korkudan tir
7
 
 
 
tir titreyen yaralı bir yavru köpek görmüşler. Hemen yanına
 
gitmişler. Zavallı yavrucak çok korkmuş ve yaralıymış. Zaten yürüyemiyormuş da.                                                 
            Ayşe;
- Zavallı köpek yardıma ihtiyacı var. Selen;
- Onu burada bırakamayız. Eren;
-    O zaman onuda yanımıza alarak götürelim, demiş.
         Köpeği de alıp evlerine gitmişler. Köpeği Selen almış. Annesine gösterince annesi çok üzülmüş.
-   Baban gelsin, onu hemen veterinere götürelim, demiş.
       Selen annesininde yardım etmek istemesine çok sevinmiş. Akşam Sele’nin babası geldiğinde minik köpeği alıp veterinere götürmüşler. Zavallı köpeğin meğer bacağı kırıkmış. Veteriner köpeğe gereklİ tedaviyi yaptıktan sonra evlerine dönmüşler.
                                       7
       Bu arada Ayşe ve Eren köpeğe yiyecek haazırlamışlar. Yavrucak meğer ne kadar da acıkmış. Karnını bir güzel doyurduktan sonra uyuyakalmış. Çünkü günlerdir aç ve susuzmuş. Ertesi gün üç arkadaş köpeklerini besleyip, onun yanından ayrılmamışlar. Köpeğe bir isim bulmaya karar vermişler. Çok küçük olduğu için ona ortak kararla “Minnoş” adını vermişler. Ayşe, Selen ve Eren okuldayken Minnoş’la Selenin annesi ilgilenmiş. Düzeni kontrole götürüp, aşılarını yaptırmışlar. Çocuklar ise Minnoş’a bakmak için okuldan hiç oyalanmadan evlerine geliyorlarmış. Minnoş günden güne iyileşiyormuş. O da çocuklara alışmaya başlamış. Tekrar kontrol zamanı geldiğinde doktor artık alçısını çıkarmış ve Minnoş yavaş yavaş yürümeye başlamış. Çocuklar bu duruma çok sevinmiş.
            Bir gün çocuklar Minnoş’u birlikte yıkamışlar. Bu çok keyifli bir banyo olmuş, ama Minnoş hiç de keyifli değilmiş. Çünkü Minnoş banyoyu sevmezmiş. Minnoş sudan kaçtıkça çocuklar yakalamış. Zor da olsa Minnoş’u yıkamışlar. Tüylerini kurutmuşlar. Meğer ne kadar parlak ve yumuşak, kahverengi tüyleri varmış. Minnoş tertemiz olmuş.
 
8
           
 
 
Minnoş çocukları, çocuklarda Minnoş’u çok sevmiş. Minnoş’un artık bir evi değil tam üç evi olmuş. Minnoş halinden çok memnunmuş. Çocuklar ise Minnoş’u evlerinin
küçük yaramaz çocuğu gibi görüyormuş. Artık hep dört arkadaş olarak dolaşıyorlarmış.
            Aileleri çocuklarıyla gurur duyuyormuş. Sokakta buldukları yardıma muhtaç bir canlıya yardım etmeleri ne kadar duyarlı çocuklar olduklarını gösteriyormuş. Ayşe, Selen ve Eren okuldaki diğer arkadaşlarına da bu davranışlarıyla örnek olmuşlar.
            Minnoş günden güne büyüyormuş. Büyüdükçe de hep arkadaşlarını koruyormuş.
             Minnoş’unda tam üç tane yavrusu olmuş. Ayşe, Selen ve Eren küçük yavrulara da sahip çıkmışlar.
            Hep birlikte mutlu mutlu yaşamışlar.
 
 
                                          SILA ÜRKMEZ
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
9
 
 
 
 
 
 
 
 
                                             
 
                            SİHİRLİ KOLTUK
            Bugün canım çok sıkılıyordu.Televizyon izledim ve bilgisayara baktım.Ama can sıkıntım yine de geçmedi. Ben de masadan kalktım, babamın koltuğuna oturdum.
             Bu koltuk,benim sihirli koltuğumdu. Bu koltukta en sevdiğim çizgi film kahramanlarını ziyaret ettim. En vahşi hayvanların arasına girdim. Uzaya astronot kıyafeti olmadan çıktım.
            Birden karşımda O’nu gördüm. Şimdi koltuğumda Atam oturuyordu. Ben de karşısında duruyordum. Atam bana soru sordu:
-Bu nedir?
-Adı televizyon, dedim.
-Ne işe yarıyor?
-Haber izlemeye ve daha fazlası...dedim.
                                                    10
 
 
 
 
-Senin adın nedir çocuk? dedi.
-Ali Doğukan Seven, dedim.
-Doğukan, bu güzel ülke ve Cumhuriyet sizlere emanet, dedi.
Annemin:’Doğukan, Doğukan!’diye seslendiğini duydum. Gözlerimi açtığımda babamın koltuğunda uyuyakalmışım. Meğerse bu bir rüyaymış.
                                                                                                                                        Ali Doğukan SEVEN
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
                                                    11
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
                                 PRENSES VE EJDERHA
 
        Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde bir prenses ile bir ejderha varmış. Prenses ile ejderha arkadaşmış. Prenses ile ejderha hep şatolarında otururlarmış. Canları çok sıkılırmış. Aileleri de yokmuş. Bir gün bir prens ejderha avlamaya gitmiş. Bir ejderha bulmuş. Ejderhayı zincire bağlamış. Onu şatosuna götürmüş. Prenses ejderhasını bulamayınca çok
12
 
heyecanlanmış. Aramış ama bulamamış. Çok üzülmüş ve ağlamış.
 Aramadığı bir yer kalmış, o da prensin şatosuymuş. Oraya gitmiş ve onu bulmuş. Onu götürürken prense aşık olmuş. Prens de ona aşık
olmuş.
 
 Prenses ejderhasını alıp şatolarına gitmiş. Prensle evlenmeyi düşünüyormuş. Bir gün prensin annesi ve babası bir karar vermiş ve o gün prensi prensesle evlendirmiş.
              Prensesin ejderhası yumurtlamış. Ejderha yavrularına bakmış ve büyütmüş. Prenses ve prens şatolarına gitmişler ve oturmuşlar. Canları çok sıkılmış. Bir yere gitmişler. Çok güzelmiş. Yemek yemişler, bowling oynamışlar. Canları yine çok sıkılmış ve şatolarına geri dönmüşler. O arada gece olmuş ve uyumuşlar. Sabah olmasını dört gözle bekliyorlarmış uyurken. Sabah olmuş. Kahvaltı etmişler. Şatonun bahçesine çıkmışlar. Ejderhalarıyla oynamışlar ve eğlenmişler.
         Şatolarına dönüp toplamışlar ve hazırlanmışlar. Bütün dünyayı ve bütün uzayı gezmişler. Şatolarına dönerken uçak onları ormana bırakmış. Prenses ormanda kaybolmuş. Prens ve ejderha prensesi aramışlar. En sonunda prensesi bulmuşlar ve mutlu mutlu yaşamışlar.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
                                                13
 
 
 
 
 
 
 
MAVİŞ’İN DOĞUM GÜNÜ SÜRPRİZİ
              Bir varmış, bir yokmuş. Okyanusun birinde Maviş adında küçük bir balık yaşarmış. Maviş’in yakında doğum günü varmış. Arkadaşları Maviş’e sürpriz doğum günü hazırlayacaklarmış. Maviş’e belli   etmemeye   çalışıyorlarmış. Kimsenin doğum gününü hatırlamadığını sanıyormuş ve buna çok üzülüyormuş. Canı sıkıldığı   için dolaşmaya   çıkmış. Arkadaşları hemen Maviş’in evine giderek hazırlıklara başlamışlar. Maviş gelene kadar evi süslemişler, pasta yapmışlar. Işıkları kapatarak Maviş’i beklemeye başlamışlar. Az sonra kapı açılmış. Maviş gelmiş. Işıkları açmış. Arkadaşları hep
                                            14
 birlikte bağırmaya başlamışlar. “Doğum günün kutlu olsun Maviş”, diye. Maviş çok mutlu olmuş. Sonra müzik dinleyip dans etmişler. Ama Maviş’i bir sürpriz daha bekliyormuş. Tam pastayı keserken birden kapı çalmış.
 -Tık, tık, tık………
 Maviş sormuş:
_ Kim ooo?
 Kapıdaki:
 _Benim, arkadaşınım, demiş.
        Maviş kapıyı açmış bir de ne görsün. Karşısında palyaço varmış. Arkadaşları palyaço çağırarak Maviş’e sürpriz yapmışlar. Maviş sevinçten havalara uçmuş. Palyaço ile beraber mumları üflemiş. Maviş artık sekiz yaşına girmiş. Pastasını kestikten sonra arkadaşları hediyelerini vermiş. Oyuncaklar, giysiler, hikaye kitapları alınmış. Kardeşi kendi yaptığı inci kolyeyi vermiş ona. Maviş çok mutlu olmuş. Herkese teşekkür etmiş. “Bana en güzel doğum günümü yaşattığınız için çok mutlu oldum.” demiş. Arkadaşları evlerine dönmüşler. Maviş ailesiyle baş başa kalmış. Yorgunluktan ayakta duracak hali kalmamış. Annesine, babasına ve kardeşine iyi geceler diyerek odasına gitmiş. Bir hikaye kitabı alıp okumaya başlamış. Maviş kitabı okurken uykuya dalmış. Bu masal da burada bitmiş.
 
 
Zeynep Berfin GÜNGÖR
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
                                            15
 
 
                                             
 
 
                     MERAKLI BALİNA YAVRUSU ORKİ
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

        Orki Büyük Okyanus'ta ailesi ile birlikte yaşayan yavru bir balinaymış. Orki'nin annesi ve babası Okyanus'un en büyük balıklarıymış. Orki annesi ve babası ile birlikte gezer ve avlanmayı öğrenirmiş. Bazı zamanlar kendisi gibi balina yavrusu olan arkadaşı Bambi ile dolaşır avlanmaya çalışırlarmış. Orki çok meraklı bir balina yavrusuymuş. Annesi ve babası ona Okyanus'taki tehlikeleri anlatırlarmış. Fakat meraklı Orki bazen bu sözleri unutur ve başını derde sokarmış. Merakından kayanın içine başını sıkıştırmış. Bir gün Orki'nin annesi ve babası avlanmak için Okyanus'un derin bölgelerine gideceklermiş.
Orki'ye:
-Sen burada bizi bekle, sakın uzaklaşma. Biz yemek bulmaya gidiyoruz, demişler.
Orki:
-Tamam ama ben yalnız sıkılırım, çabuk gelin, demiş.
Annesi ve babası uzaklaşınca Orki bulunduğu yerde ne var ne
yok diye etrafına bakarken, kocaman bir deniz- anası ve yavrularını görmüş. Hemen yanlarına gitmiş.
Orki:
16                                             
-Merhaba, sizde kimsiniz? demiş.
Denizanası:
-Ben zehirli denizanasıyım, bunlarda benim yavrularım. Bizden uzak dur ve sakın dokunma; çünkü dokunursan her yerin kabarır ve yanar, canın çok acır, demiş.
 Bu sözlere aldırış etmeyen Orki, yakından bakayım derken burnu deniz anasına çarpmış ve o anda müthiş bir acı duymuş:
-Burnum, burnum, çok acıyor, çok yanıyor! diye ağlamaya başlamış.
Denizanası:
-Seni uyarmıştım. Şimdi bir hafta burnun şiş gezeceksin ve her yerin kabaracak, yanacak, demiş. Orki ağlamaya devam ederken denizanası yavrularını alıp oradan uzaklaşmış. 
Orki annesi ve babası gelene kadar bir oraya bir buraya yüzmüş. Acısından ne yapacağını şaşırmış. Annesi ve babasının geldiğini görünce ağlamaya başlamış.
Anne ve babası Orki'yi görünce şaşırmışlar. Annesi:
-Yoksa zehirli denizanasına mı dokundun? Orki:
-Evet, aslında denizanası beni uyardı, fakat içindeki ışığı çok merak ettim. O kadar fazla yaklaştım ki burnum zehirli denizanasına değdi. Canım çok yanıyor!
Babası:
-Umarım bu sana ders olmuştur. Bir daha büyüklerin uyarısını dikkate alırsın.
Orki:
-Haklısınız, hem sizin sözlerinizi, hem de denizanasının uyarısını dinleseydim şimdi bu durumda olmazdım.
Orki, yaşadıklarından sonra hala meraklı, fakat daha dikkatli ve büyüklerinin sözünü dinleyen bir balina olmuş.
YAZAN: Sertay VURAL
2A – No.: 397
 
 
 
 
 
                
17
 
              
 
 ARKADAŞIM ÜZGÜN AĞAÇ
 
 
 
                                                                                                                                             
    Bir varmış, bir yokmuş… Evvel zaman içinde kalbur zaman içinde çok güzel bir meyve bahçesi varmış. Bu meyve bahçesinde, elma, armut, erik, ayva ve başka meyvelerin ağaçları varmış.
             Bu ağaçlar, sonbaharda yapraklarını döker, ilkbaharda çiçekler açar yazın ise birçok meyve verirlermiş. Yapraklarını birbirlerine sürterek oyunlar oynar, mutlu bir şekilde yaşarlarmış.
            Bir gün ansızın fırtına çıkmış. Bulutlar çarpışmaya, şimşekler çakmaya başlamış. Bu şimşeklerden biri elma ağacının üzerine düşmüş. Üzerindeki bütün meyvelerin yaprakları dökülmüş. Elma ağacının sadece gövdesi kalmış.
            Ertesi gün Güneş gökyüzünde parlamaya başlamış. Günler geçtikçe diğer ağaçlar elma ağacıyla alay etmeye başlamışlar.
            Armut Ağacı:
 18   
 
 Sürekli ağlıyorsun… Hiçbir işe yaramıyorsun! Bak, benim meyvelerim ne güzel parlıyor! Hem tatlı, hem de sulular… Oysa senin yaprakların bile yok!
Erik Ağacı:
         Bütün çocuklar benim meyvelerimi seviyor, senin meyvelerin bile yok. Bizimle aynı bahçede olmanı istemiyoruz! Sürekli ağladığın için bundan sonra senin adın Üzgün Ağaç olsun!
Bu konuşmaları duyan Üzgün Ağaç’ ın eski dostu, Çiko adındaki kuş çok üzülüyormuş.
         Acaba sevgili dostum Üzgün Ağaç’ ı sağlığına nasıl konuşturabilirim?
Çiko günlerce uzun uzun düşünmüş. En sonunda aklına güzel bir fikir gelmiş. Hemen gece harekete geçmeliyim ,demiş.
Hava kararmış ve diğer ağaçlar derin bir uykuya dalmışlar. Çiko başka bir meyve bahçesindeki Elma Ağacından yardım istemeye gitmiş.
Çiko :
Senin gibi çok güzel meyveleri olan eski bir dostum vardı. Başına çok kötü bir olay geldi, demiş ve olayı baştan sona anlatmış.
Bu duruma çok üzülen diğer elma ağacı:
Bu olay hepimizin başına gelebilir. Elimden gelen her türlü yardımı yapacağım.
Çiko:
Sadece senin meyvelerinden alıp, eski dostumun dallarına takacağım. Böylece arkadaşım mutlu olacak ve daha çabuk iyileşecek. Meyve bahçesindeki ağaçlar şaşıracak, yaptıklarından utanacaklar.
         Çiko gagasıyla tek tek elmaları taşımaya başlamış. O’ nun taşıdığı elmalarla Üzgün Ağaç’ ın yüzü gülmeye, dalları canlanmaya başlamış.
Sabah olmuş, Güneş açmış. Diğer ağaçlar uyanmış ve oynamaya başlamışlar. Ayva Ağacı bir an da Üzgün Ağaç’ ı görmüş. Gözlerine inanamamış. Diğer ağaçlara seslenmiş.
 
Üzgün Ağaç iyileşmiş! Hadi O’ nunla oynayalım!
19
 
 
 
Üzgün Ağaç hiçbir ağaçla konuşmuyormuş. Kollarını sadece Çiko’ ya açmış. Çiko yeniden yuvasını O’ nun dallarının arasına yapmış. Diğer ağaçlar
yaptıklarından çok utanmışlar. Aralarında ne yapmaları gerektiğini konuşmuşlar. Üzgün Ağaç’ tan özür dilemeye karar vermişler.
Lütfen bizleri affet! Senden çok özür dileriz. Bizler yaptığımız hatayı anladık!
Üzgün Ağaç:
Sizleri affediyorum! Böyle bir durumun sizin de başınıza gelebileceğini unutmayın!
Üzgün Ağaç, Çiko’ nun yaptığı iyiliği hiçbir zaman unutmamış. Sonsuza dek mutlu yaşamışlar…
 
SON
 YAZAN: M.TUNA SEVİM
 
 
 
 
 
 
 
                                        
 
 
 
 
 
20
 
 
 
             ELİF’ İN BİR GÜNÜ
Elif sabah uyandı. Annesini öptü. Ona günaydın dedi. Kahvaltısını yaptı. Giyindi. Dişlerini fırçaladı. Çantasını aldı, okula geldi.
Ders yaptı, yazı yazdı. Elma yedi. Oyun oynadı, yaramazlık yapmadı. Kitabını okudu. Çok çalışkan oldu. Öğretmeni ona aferin dedi. Onu öptü. Elif çok mutlu oldu.
    Akşam olunca Elif eve geldi. Önce banyo yaptı, sonra yemek yedi. Biraz dinlendi. Annesiyle birlikte ders çalıştı, abisiyle oyun oynadı, televizyon izledi. Babası işten geldi. Elif babasını çok özlemişti, ona sarıldı ve kocaman bir öpücük verdi.
Daha sonra hep birlikte akşam yemeği yediler. Elif artık çok yorulmuştu. Saat 9’ da yattı, mışıl – mışıl uyudu.
Elif SALCAN
2-A      368
 
 
 
 
 
 
21
 
 
                                          Kaan AKAL
 
 
                                                ORGANLARIMIZ
 
         Bir gün hırsız havalar şeker bankasını soymaya geliyorlar ve insanları hasta etmeye çalışıyorlarmış. Şeker bankasının önünde polis varmış ve uyuyormuş. Hırsızlar sessiz sessiz içeriye girmişler ve alarm çalmış. Polisler uyanmış. Hırsızlar çabucak kasaya koşmuşlar.Bir polis güvenlik sistemini çalıştırmış. Bütün kapılar, bütün camlar kapanmış. Şeker bankasının kapıları kilitlenmiş ve hırsızlar tutuklanmış. Ondan sonra hırsızların anne ve babaları gelmiş, onlarla konuşmuşlar. Hırsızlar telefon izni almışlar ve patronlarını aramışlar.
Patronlarına demişler ki:
-      Patronum bizi kurtarın.
Patron:
-      Kurtarırım ama bir şartım var, demiş.
Hırsızlar:
-      Patronum şartınızı söyleyin, demişler.
Patron:
-      Şartım şu, bana para getirirseniz sizi kurtarırım, demiş.
Polis demiş ki:
      -   Zamanınız doldu, haydi gidin.
Hırsızlar hapishaneye gitmişler. Bir plan kurmuşlar ve
22
 
 
 
hapishaneden çıkmışlar. Anne ve babalarının yanına gitmişler. Yemek yemişler ve yine hırsızlık yapmaya başlamışlar. Bu sefer tutuklanmamışlar. Sonra da polisler çok sinirlenmişler ve Belediye Başkanı Beyin’e söylemişler. Beyin hırsızları yakalamak için bütün sokakları kapatmış ve hava hırsızlarını bulmuş. Polisler onları hapishaneye atmışlar. Hırsızlar bu sefer çıkamamışlar. Birinci hırsız hava bir plan yapmış ve çıkmışlar. Polisler helikopter ile uçmuşlar, ama hırsız havaları bulamamışlar. Aradan bir yıl geçmiş ama hala bulamamışlar. Bir de ne görsünler hırsız havalar kalpte… Bademcik polisler onları yakalamışlar. Bu sefer çıkamamışlar.
     Belediye başkanı Beyin’e:
-      Havaları yakaladık, demişler.
       Bir tane yardımcı eleman bulmuşlar. O bütün mahalleri aramış ve başarısız çıkmış, atılmış. Diploma bile alamamış. Aradan yüz yıl geçmiş. Dünyada hırsız hava kalmamış. Herkes çok sevinmiş ve alkışlamışlar,parti yapmışlar. Parti bittikten sonra herkes evlerine gitmiş. Çocuklar okula, anneler işe gitmişler.
Bir gün hava hırsızlar geri gelmiş, demişler ki:
-      Biz çok özür dileriz. Biz fakir hırsızlarız.
 
    Organlar:
-      Hayır, demişler.
    Belediye başkanı:
-      Durun, madem fakir hırsızlar onlara para verilim, demiş.
Hırsız havalar:
-      Teşekkür ederiz, demişler.
Artık dost olmuşlar ve bir daha altın çalmamışlar.
 
 
 
 
23
 
 
 
 
                                 DİNOTOPYA
     Teoman Efe 8 yaşındaydı. İstanbul’da yaşıyordu. Odasında irili ufaklı birçok oyuncak dinozorları vardı. Teoman Efe oyuncak dinozorlarıyla oynamayı çok seviyordu. Arkadaşları Emine, Can, Barkın daonun dinozorları sevdiğini biliyorlardı. Teoman Efe bir gün dinozor resimlerinin bulunduğu kitaba bakıyordu. Resimlerin birinde iki dinozorun birbirleriyle boğuştukları görülüyordu. Büyük ve saldırgan olan dinozor rex, diğer dinozor ise et yiyen karnatordu. Kanatlı dev bir dinozor olan bingo da havada uçarken onların boğuşmalarını izliyordu.
   Diğer sayfadaki resimde ise, uzun boyunlu iri gövdeli, dev kuyruklu bir dinozor çok güzel bir gölün kıyısında duruyordu. Yanında da kocaman beyaz bir yumurta vardı.
 
24
 
 
 
 
Uzaklarda ördeğe benzeyen başka bir yaramaz dinozor, dev otları çiğneyerek iki ayağı üstünde yürüyordu. Dinozorlar Teoman Efe’ye canlıymış gibi görünüyorlardı. Teoman Efe kitaptaki resimlere o kadar çok dalmıştı ki bir anda kendini dinozorların yanında buldu.
‘’ Vay, dinozorlar ne kadar çok yiyorlar, korkarım beni de yiyecekler.’’ dedi.
‘’ Şuradaki palmiye ağacı kadar lezzetli misin?’’ diye sordu dinozorlardan biri.
‘’ Kim sordu bunu?’’ diye seslendi Teoman Efe.
‘’ Ben bitki yiyen dinozorum, adım şimşekayak.’’diye cevap verdi ona dinozor.
‘’ Sen çocukları yer misin?’’ diye sordu Teoman Efe. Şimşekayak eğildi ve Teoman Efe’ye dikkatlice baktı.
‘’ Ben sadece bitki yerim. Hem zaten sen de pek lezzetli görünmüyorsun.’’dedi dinozor. Sonra yumurtasını uzun otların arasına sakladı.
‘’ Uyku vaktim geldi, dağa çıkmalıyım.’’diyerek diğer dinozorların arasına katıldı. Dinozorlar uyurken çok gürültülü bir şekilde horluyorlardı. Teoman Efe birdenbire çok daha gürültülü bir ses duydu. Volkan patlıyordu. Dağda kızgın, ateş gibi alevler ve erimiş kayalar fışkırıyordu.
‘’ Hey uyanın, herkes uyansın.’’diye bağırdı Teoman Efe. ‘’ Haydi çabuk uzaklaşalım buradan, göle doğru gidelim, orası daha güvenli.’’Dinozorlar uyanıp Teoman Efe’nin dediğini yaptılar. Hepsi gölün diğer tarafında toplandılar. Teoman Efe dinozorlar için çok endişelenmişti. Dinozorlar hep bir ağızdan: ‘’ Senin sayende kurtulduk Teoman Efe, teşekkürler.’’dediler. Teoman Efe için bir eğlence
25
 
 
 
düzenlediler. Kuyruklarını yere vurarak dans ettiler. ‘’ Ne güzel bir kutlama, keşke arkadaşlarım Can, Emine, Barkın da bu eğlenceye katılmış olsaydı.’’dedi Teoman Efe kendi kendine.
     O sırada Teoman Efe göl kenarında duran büyük beyaz yumurtadaki değişikliği fark etti. ‘’ Şuraya bakın, Şimşekayak’ın yavrusu yumurtadan çıkıyor!’’diye seslendi dinozorlara Teoman Efe. Küçük bir kafa, kabuğu kırmaya çalışıyordu. Bir süre sonra kabuk parçalandı. İçinden yavru bir dinozor çıktı.   Herkes yeni doğmuş dinozora sevgiyle bakıyorlardı.
‘’ Lütfen hep bizimle kal.’’diye yalvardılar Teoman Efe’ye.
‘’ Sizinle kalmayı çok isterdim. Ama kalamam, evime dönmeliyim.’’diye cevapladı Teoman Efe.
Şimşekayak yeni doğan bebeğiyle göle doğru yürüdü. Diğerleri de yağmur ormanına geri döndüler.
Teoman Efe dinozorlara elveda demek için elini salladı.
 Gözlerini kapatıp açtığında kitaptaki resmin değiştiğini gördü. Yeni doğmuş bebek dinozor ve onunla gururlanan annesi sevgi ile birbirlerine bakıyorlardı.
 
TEOMAN EFE KAYA
26
 
 
 
 
 
                                     
 
 
 
KRAL KİM?
Bir zamanlar kocaman güzel bir orman varmış.Bu ormanda hayvanlar çok mutlu yaşarmış.Çünkü,bu ormanın kralı olan aslan bütün hayvanlara çok iyi davranıyormuş.Bunu çekemeyen tilki aslana kötü planlar yapmaya karar vermiş.
 
Tilki hiç zaman kaybetmeden sırtlanın yanına giderek:
-Sen aslandan daha güçlüsün,senin kral olman gerekiyor ,diyerek sırtlanı kışkırtmış.
    Sırtlan aslanın yanına giderek:
-Bundan sonra kral benim, demiş.
Aslan:
-Bunu kabul edemem,ben hem güçlüyüm hem de hayvanlara iyi davranıyorum.
 
 
27
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Sırtlan:
-Ben de güçlüyüm, ben de hayvanlara iyi davranıyorum, demiş.
Sırtlan ile aslan tartışırken ormanın en yaşlısı olan maymun ağaçtan inerek:
-Durun, kavga etmeyin, bir fikrim var, güçlü olanı anlamak için bir yarışma yapalım, Yarışmayı kazanan ormanın kralı olur ,demiş.
-Yarın bütün hayvanlar derenin kenarında toplansın, diyerek kalabalığı dağıtmış.
   Ertesi gün sabah erkenden bütün hayvanlar derenin kenarında toplanmışlar.
   Sonra aslan, sırtlan ve maymun gelmişler. Maymun üç bölümlü bir yarışma düzenlemiş.
     Birinci bölümde aslan ile sırtlanı dövüştürmüş ve bu bölümü kazanan aslan olmuş.
      İkinci bölümde en iyi koşanı belirlemek için koşu yarışması
28
 
 
 
 
yapılmış ve bu bölümü kazanan sırtlan olmuş. Üçüncü bölümde en iyi kükreyeni belirlemek için kükreme yarışması yapılmış.
Bu bölümde aslan o kadar güçlü kükremiş ki bütün orman inlemiş. Yarışmayı kazanan aslan olmuş.
   Bütün hayvanlar aslan tekrar kral olduğu için çok sevinmişler. Tilkinin yaptıklarını öğrenen aslan onu ormandan kovmuş. Ertesi gün aslan bütün hayvanlara eğlence düzenlemiş.Çok güzel eğlenmişler.
Maymun aslanın tacını ona geri vermiş. Ormandaki bütün hayvanlar sonsuza kadar mutlu yaşamışlar…
 
 
 
 
 
 
 
 
 
HAKAN BERAT SUMAN
 
 
 
29
 
 
 
 
 
                                                                                                                                                                   
 
BORA’ NIN TATİL GÜNLÜĞÜ
 
       Bir kişinin yaşadığı ülkede tarihi ve önemli yerleri bilmesi önemlidir. Bunun için yapılabileceklerden biri, bu yerleri gezerek görmek ve buraları tanımaktır. Bu düşünceden yola çıkarak yarıyıl tatilinde İstanbul`da tarihi yerleri gezmek için bir program yaptık. Annem, ağabeyim, ben, yengem ve kuzenimden oluşan ekibimizle İstanbul gezimize başladık.
 
         Birinci Durak Dolmabahçe Sarayı
Sabah erkenden kalkıp kahvaltımızı yaptık. Bir saatlik yoldan sonra Dolmabahçe Sarayı`na geldik. Bir süre bahçede dolaştık. Saray, o gün ziyaretçilerle dolup taşmıştı. Dolmabahçe Sarayı`nın iki ana bölümü var. Bunlar: Harem ve Selamlıktı. Biz gezimize Harem`den başladık. Ulu Önder Atatürk’ün çalışma odasını, hasta olduğunda kullandığı ilaçları ve 10 Kasım 1938’de saat 9’u beş geçe hayata gözlerini kapadığı odayı ve yatağını gördük.
Harem çok büyük bir yerdi. Osmanlı padişahlarının ailelerinin yaşadığı çok sayıda ve büyük odalar, koridorlarda çok büyük ve güzel resimler vardı.
30
 
 
 
 
Daha sonra selamlık bölümünü gezdik. Üst kata çıkarken merdivenin bazı yerleri kristaldi. Merdivenin başında bir çift Çin vazosu, iki adet gerçek fildişi eseri gördük. Diğer ülkelerden gelen bütün hediyeler ikişer taneydi. Yerde gerçek bir ayı postu vardı. Sanki saraya yeni gelmişti. Dişleri bile çürümemişti. Kocaman bir salona geldik. Bu salonda yüz yirmi metrekarelik bir halı ve üzerinde yedi yüz elli lamba bulunan dört buçuk tonluk avize, dikkatimi en çok çeken iki şey oldu.
Selamlık’tan sonra Camlı Köşk’e gittik. Her tarafı camdan olması nedeniyle buraya Camlı Köşk denmiş.
Saray’da bir de Saat Müzesi vardı. Saat Müze’sinin bahçesinde otlardan yapılmış bir saat gördüm. Sayılar, yelkovan ve akrep taştan yapılmıştı. İlginç olan saatin hala çalışıyor olmasıydı. Müzede İngiliz, Avusturyalı, Amerikan, Fransız ve Osmanlı yapımı tarihi saatler vardı. Kocaman saatler hatta çekmeceli saatler vardı.
Dolmabahçe Sarayı’nda bir süre bahçede dolaştık. Bahçe güzel çiçeklerle doluydu. Havuz etrafında heykeller vardı. Asırlık ve çok büyük ağaçlar, güneş saati, bir de tavus kuşu gördük. Masmavi vücudu, rengarenk bir kuyruğu vardı. Gerçekten çok güzeldi. Onun fotoğrafını çektim.
Çok yorucu olmasına rağmen çok eğlenceli ve keyifli bir gün geçirdik.
İkinci gün: Durağımız Topkapı Sarayı  
En çok görmek istediğim yerlerden biri de Topkapı Sarayı’ydı. Bugünkü programımızda Topkapı Sarayı’nı gezmeye karar verdik. Saray’ ın çok ihtişamlı olan ana giriş kapısından geçtikten sonra büyük bir bahçeye geldik. Bahçenin bir köşesinde Saray’ın bölümlerini gösteren iki adet maket ilgimi çekti. Hemen ileride bulunan küçük bir ofisten guideport kiraladık. Guideport elektronik rehber anlamına geliyor. Sarayda ziyaret bölümlerini numaralandırmışlar. Guideport’un kulaklıklarını takıp, gidilen yerin numarasını tıkladığımızda o yerle ilgili bilgiler anlatılıyordu. Sonra tuşlara basmaya
 
31
 
 
başladık. Çok güzel şeyler anlatıyordu, çok şey öğrendim.
Enderun Kütüphanesi diye bir yer vardı, buranın diğer bir adı da Üçüncü Ahmet Kütüphanesi’ymiş. Kütüphanenin koltukları çok ilgimi çekti.
            Sonra padişahların giysilerinin sergilendiği bir odaya geldik. Padişahların bebeklik giysileri bile vardı. Neredeyse tüm padişahların elbiseleri, ünüformaları, ayakkabıları inceledik.
Daha sonra Kutsal Emanetler’i görmeye gittik. Orada Peygamber’imizin sakalını, ayak izini, sancağını, mührünü, kılıçlarını ve yayını gördük.
Bir sonraki ziyaret noktamız Hazine Odası oldu. Sultan Mührü’nü gördük. Bu mührü Yavuz Sultan Selim kullanmış. Her yeri altındandı, onu çok beğendim. Arife Taht’ı çok güzeldi. Üzerinde fildişinden çiçek şekilleri, tek tek işlenmiş zümrütler, yakutlar, inciler, elmaslar vardı, renk renkti. Şamdanlar altından yapılmıştı. Topkapı Hançeri’nin üzerindeki kocaman yeşi zümrütler, kırmızı yakutlar, parlayan elmaslar tek tek işlenmişti. Sonra gözlerimi kamaştıran kocaman bir elmas gördüm. Bu Kaşıkçı Elması’ydı. Ortasında büyük bir elmas, etrafında minik minik dizilmiş iki sıra elmas vardı. Işıklar saçıyordu, bir an için her şeyi unuttum.
Hazine odasında Üçüncü Mustafa’nın arhını gördük. Altın ve çelik ipten oluşuyordu. Padişahların kullandığı savaş araç gereçleri vardı.
Topkapı Sarayı ‘nın bir bölümü Osmanlı Padişahları’nın resimlerinin ve soyağaçlarının sergilendiği bir alan haline getirilmiş. Burada bütün padişahların resimlerini gördüm.
Topkapı Sarayı’nda son olarak Harem bölümünü ziyaret ettik. Harem’in girişinde Karaağlar Taşlığı diye adlandırılan bir bölüm yer alıyordu. Karaağlar, Harem Ağaları demekmiş. Buranın yolları siyah beyaz küçük taşlardan oluşuyordu. Oradan Cümle Kapısı’na geldik. Kocaman kapı tahtadandı, içeri girdik. Karşımıza kocaman iki ayna çıktı. Bu aynalar
32
 
 
 
sayesinde Karaağlar gelen gideni görürmüş. Bu bölümden sonra sırasıyla cariyelerin, Valide Sultan’ın, gözde cariyelerin yaşadığı yerleri gördük. Harem’in kocaman balkonları ve terasları vardı. Altın yoldan geçerek Harem ziyaretimizi de bitirdik.
Yine yorucu ama bir o kadar keyifli günün sonunda evimize geldik.
                Gezimizin Üçüncü Günü: Buz müzesi ve Akvaryum ziyareti
Arkadaşlarımdan Buz Müzesinin ve Akvaryum’un çok güzel ve ilginç olduğunu duymuştum. Bugün bu iki yeri ziyaret etmeye karar verdik. Sabah hazırlandık ve heyecanla yola çıktık . Gittiğimizde çok fazla kişi yoktu. Paramızı ödedik, giriş biletlerimizi aldık ve Buz Müzesi’ne girdik. Girişte bize eskimo giysisi giydirdiler. İçerisi -4 dereceydi. Her yer buzdan yapılmıştı. Heykeller, bilgi tabelaları bile buzdandı, içerisi labirent gibiydi. Ziyaretçilerden birinin buz bardaktan bir şey içtiğini fark ettim. Dikkatlice baktığımda orada bir mutfağın olduğunu gördüm. Mutfak bile buzdandı. Mutfakta buz bardakta meyve suyu dağıttıklarını gördüm, bende bir tane aldım, çok lezzetliydi. Duvarda bir yazı dikkatimi çekti, şöyle yazıyordu :
-Yeni ürünlerimiz; buz bardak, buz tabak, buz kase. 
          Müzede Viking heykelleri, Viking kayığı, kutup ayısı, fok balığı, kurt , penguenler buzdan yapılmıştı. Son olarak da İglo gördük. İglo, kutupta yaşayan insanların yaşadığı buzdan evlere verilen isimdir.
Buz müzesinden çıktık. Turkuazoo adıyla bilinen akvaryuma gittik. Ama burası minik bir akvaryum değildi, içeride tatlı su bölümü vardı. Çok büyük balıklar bulunuyordu. Pirana gördük, dişleri kocaman, karnı kıpkırmızıydı. Kaplan balığı vardı. Vatoz gördüm, çok uzun kuyrukları vardı. Palyaço balığı çok sevimliydi. Onu çok beğendik ve güldük. Dalgıç
 
 
33
 
 
 
 gösterisini izledik. Suda takla attı ve çember baloncuklar çıkardı. Sonra tünele girdik. Köpekbalıkları üstümüzden geçti.
 
Rengarenk büyük küçük balıklar vardı. Balıkları incelemek çok zevkliydi. Çok değişik kuyrukları olan bir tür yengeç gördüm. Bunlar at nalı yengeciymiş. Akvaryumda saatlerce vakit geçirmeme rağmen oradan bir türlü ayrılmak istemiyordum.
Ama akşam olmuştu ve eve gitme zamanı gelmişti.
 
 Tatilimizin Son Durağı: Abant Gezisi
Kartopu oynamadan yarıyıl tatilinin tadı çıkmaz. Bu nedenle hep beraber Bolu’ya Abant’a gitmeye karar verdik. İstanbul’dan Abant’a yolculuğumuz 3 saat sürdü. Geldiğimizde her yer karla kaplıydı. Kartopu oynadık. Karların içinde yuvarlandık, sonra kızakla kaydık. Çok keyifliydi. Bir sürü fayton gördük. Gölün etrafında fayton turu yapmak istedik. Ama zamanımız kalmamıştı.
     Abant Gölü tamamen olmasa da donmuştu. Eğer tamamen donsaydı paten yapılacaktı. Abant gezimizin en keyifli zamanlarından biri yaptığımız mangal ziyafetiydi . Mangal yapmadan önce üstümüzü değiştirdik çünkü kardan ıslanmıştı. Sonra ateşimizi yaktık, etlerimizi pişirmeye başladık. Yediğim en lezzetli yemekti. Soğukta yemek yemek çok eğlenceliydi. Biraz daha orada kaldık. Karın tadını çıkarmaya çalıştık. Ancak dönüş yolculuğumuz uzundu. Biran evvel yola koyulmak gerekiyordu. O kadar yorulmuşuz ki arabada uyuya kaldık. Bir kaç saat sonra İstanbul’a geldik. Boğaz’dan geçerken her yer ışıldıyordu. Çok güzeldi.
Sonuç olarak yarıyıl tatilimde bir çok yer gezdim. Zamanımı doğru bir şekilde planlayarak, tatilde istediğim yerleri gördüm, bu şekilde bilgi hazineme yeni parçalar eklemiş oldum.
 
 34
 
 
 
 
   Sizde benim gibi boş vakitlerinizi planlayarak, gitmek istediğiniz yerleri gezerek, yeni bilgiler edinebilir, bu sırada eğlenebilir ve de kültürünüzü geliştirebilirsiniz.
 
 BORA AYDIN
 
 
 
                                      SİYAH KURT
     Bir zamanlar büyük bir ormanda siyah bir kurt yaşarmış. Siyah kurt güçlü, akıllı ve kurnazmış. Siyah kurt ormanda yürürken bir at yavrusu görmüş.-“Ben bu at yavrusunu yer miyim, yoksa yemez miyim?”diye düşündü. Karnı çok aç olduğundan at yavrusunun üstüne atladı ve bir çırpıda at
 
35
 
 
 
 
yavrusunu yedi. Karnını doyurduktan sonra yoluna devam etti. Siyah kurt ormanda yürürken karşısına bir aslan çıktı.                                                                          Aslan Siyah kurt’a:-“Benim hayvanlarımı benden izin almadan nasıl yersin?”dedi. Siyah kurt-”Lütfen beni bağışlayın kralım.”dedi. Aslan kral düşündü ve cevap verdi.
     -“ Tamam . Kurt sana bir şans vereceğim ama benim sana bir şartım var. Senin doğal güçlerinden yani akıl, güç veya kurnazlıktan birini senden alacağım.”dedi.
Kurt çok şaşırmış ve korkmuştu . Aslana itiraz etmeye cesaret edemedi. Siyah kurt aslanın karşısında eğilerek şartını kabul etti. Aslan Siyah Kurt’a kararını söyledi.
     -Siyah kurt senin doğal güçlerinden gücünü aldım. Bu andan itibaren sen güçsüz bir kurt’sun.”demiş. Aslan kral kükreyerek oradan uzaklaşmış. Artık Siyah kurdu ormanda çok zor günler bekliyordu. Çünkü güç olmadan ormanda yaşamak çok zordu. Artık kurt akıl ve kurnazlık kullanarak ormanda yaşamaya başladı.
     Bir zaman sonra kurdun karnı çok acıktı. Ormanda yiyecek aramaya başladı. O sırada karşısına kurnaz tilki çıktı. Tilki karşısında Siyah kurdu görünce çok korktu ve kendisini yiyeceğini düşündü. Tilki:“Kurt kardeş ne olur beni yeme, ne istersen yaparım.”dedi.
     Siyah kurt;“İstesem de zaten seni yiyemem. Çünkü aslan kral benim gücümü aldı. Kurnaz tilkinin aklına bir plan geldi. Kurda aslanın gücünü nerede gizlediğini bildiğini söyledi. Bunu duyan Siyah kurt çok sevindi.“Bana yardımcı olur musun?”dedi. 
      Kurnaz tilki kurttan kurtulmak için 7 tehlikeli yeri tarif etti.”Ona karlı dağlar, karanlık orman, uzun köprü, yılanlı göl, örümcek ağı, meyve ağacı ve çalılık labirente gideceksin. Bunları sırayla aşarsan aslan kraldan gücünü geri alabilirsin.”dedi.
    Siyah kurt, tilkiye teşekkür edip ,hemen yola koyuldu.Siyah Kurt koşarak dağları buldu. Aklını kullanarak ,dağları aşmak
36
 
 
 
 
için bir ip buldu.İpi kullanarak karlı dağları aştı ama aslan orada değildi.
     İkinci sırada karanlık orman vardı.Kurt ormanın içine girdi.Ormanda yılanları, timsahları ve örümcekleri gördü.Kurt hayvanlarla savaştıktan sonra karanlık ormandan çıkmayı başardı ama aslanı bulamadı.Sırada uzun köprü vardı.Siyah kurt köprüye yaklaştı.Köprü uzun ve çok eski tahtalardan yapılmıştı.Kurt köprüyü geçmek zorundaydı.Titreyerek yavaş adımlarla ilerlemeye başladı.Tam köprünün ortasına gelince,birden bire eski tahta parçası kırıldı.Kurt dengesini kaybetti.Son anda köprünün ipini tuttu.Köprüyü geçmeyi başardı.Ama kral başka yerdeydi.
     Yorgun, güçsüz kurt yoluna devam etti.Sonra yılanlı göle doğru ilerledi. Kurt uğraştıktan sonra ,gölü geçmek için bir sandal buldu. Sandala binerek yılanlı gölü geçmeye başladı. O sırada bir dev yılan ortaya çıktı. Kurt ve yılan dövüşmeye başladılar. Kurt dev yılanın dilini ısırdı ve yılan suya geri kaçtı. Kurt yılanlı gölü geçti. Hala aslan kralı bulamadı.
      Kurt örümcek ağını aramaya başladı. Ormana girdi.Ormanda ilerlerken örümcek ağına yakalandı.”İşte şimdi yandım.Ben buradan nasıl kurtulurum?”dedi.Ağdan kurtulmak için elinden geleni yaptı.Örümcek ağından kurtuldu.Ama yine aslanı bulamadı.
       Sırada meyve ağacı var. Ama ne yazık ki Siyah kurt meyveleri yemiyor. Çünkü kurt yırtıcı bir hayvandır. Siyah kurt etle besleniyor. Kurt meyve ağacına yaklaştığında bir ses duydu.”Merhaba Siyah kurt, buradan geçmek için meyve yemen gerekiyor.”dedi.
 Meyve ağacı;“Tamam “dedi.Kurt ,benim karnım tok. Ama benim karnı aç olan bir arkadaşım var. Adı: Pamuk Tavşan. İzin verirsen bu güzel meyveyi ona götüreyim. Pamuk Tavşan’da karnını doyursun. Meyve ağacı biraz düşündü ve cevabını verdi.”Aferin Siyah Kurt iyi bir arkadaşsın.Buradan geçebilirsin.”dedi.
37
 
    
 
   Kurt meyveyi aldı ve arkasına bakmadan oradan kaçtı. Kaçarken farkında olmadan çalılıkların arasına girdi. Birde ne
görsün; bu bir çalılık labirentti.”Ben buradan nasıl çıkacağım?” diye düşündü. Birden kurt bir işaret gördü. Şimdi işarete bakarak labirentten çıkacağını anladı. Kurt işaretleri takip ederek labirentin sonuna ulaştı. Birde ne görsün Aslan Kral labirentin çıkışında kurdu bekliyor.”Aferin Siyah Kurt, bütün aşamaları geçtin. Benim gözüm senin üzerindeydi. Bu zorlu sınavdan geçerken korkuyu yendin, aklını kullandın,iyi niyetini gösterdin. Bundan dolayı seni affediyorum ve gücünü geri veriyorum. Ormana arkadaşlarının yanına geri dönebilirsin.”dedi.
          Siyah Kurt çok mutlu oldu. Çünkü en sevdiği evine, çok sevdiği arkadaşlarına dönüyordu. Ama Siyah Kurt için bu hiç kolay olmadı. Hayatı boyunca unutamayacağı bir ders aldı.
 
CENKAY AKBULUT
 
 
 
 
 
 
 
38
 
 
 
 
                                                                                                                                                                                                                   
 BARKIN DEMİRKAYA
                                                              
                                   
                                   Karganın İyiliği
 
        Vaktiyle bir çiftçi varmış. Bu çiftçi ormana gidip avlanmış ve bir karga vurmuş. Karga ölmemiş ama kanadı kırılmış. Çiftçi uçamasın diye diğer kanadınıda kırmış ve onu çiftliğine getirip bahçede bir kulübe gibi yere kapatmış. Sabah olnuca karganın kapısını açıp bahçeye salmış. O sırada oradan geçmekte olan bir adam kargayı görmüş. Haline çok acımış. Onu alarak evine götürmüş. Kırık kanatlarını sarmış. Kargayı tedevi ederek iyileştirmiş. Kargacık iyi olunca ona sarılmış. Aradan günler geçmiş. Karga kendine iyi eden bu adamı hiç unutmamış. Bir gün ormandan bir sepet meyve toplayıp adamın kapısına bırakmış. O sırada oradan geçmekte olan bir köpek ne yaptığını sormuş.
      Karga da:
 -Beni, bir zamanlar kanatlarımı kıran çiftçinin elinden kurtaran, iyi kalpli bu adama teşekkür borcumu ödüyorum, demiş.
     Yaşlı köpek durmuş. düşünmüş:
 
39
 
 
 
 
 
 
 
 -Bence sen, seni avlayıp kanatlarını kıran adama da bir meyve götür, demiş. Böylece iyilik nasıl yapılır öğrensin.
     Karga, köpeğe hak vermiş.Ertesi gün bir sepet meyve daha toplayarak çiftçinin evine götürmüş. Çiftçi karganın gagasındaki bir sepet meyveyle görünce yaptığından çok utanmış. Bir daha da hiçbir kuşu avlamamış.
       
 
 
 
 
 
 
 
 
40
 
 
 
 
 
 
 
 
 
                        BADEM
           Badem’in annesi, Badem doğduktan birkaç ay sonra hastalanıp ölmüş. Annesinin yokluğuna alışamayan yavru fili, hayvanat bahçesinde yaşayan diğer hayvanlar hiç yalnız bırakmazlarmış. Annesinin yanında olamaması Badem’i çok üzüyormuş. Badem’i üzgün gören diğer hayvanlar onu neşelendirmek ve mutlu etmek için ellerinden geleni yapıyorlarmış. Badem’in en sevdiği oyun, su ile oynayıp her yeri burnuyla ıslatmakmış. Kimi günler, hiç oyun oynamaz öylece dururmuş. Kimi zamanlar da yavru fil olduğu için üzüntüsünü bir kenara bırakıp yaptığı ve oynadığı oyunlarla herkesi mutlu edermiş. Badem hep hayaller peşindeymiş.O gün ailesiyle birlikte Hayvanat bahçesine gelen Ali adında bir çocuk varmış.Ali hayvan sever, iyi niyetli bir çocukmuş. Ailesi ve
 
 
41
 
 
arkadaşları tarafından çok sevilirmiş. Ali, hayvanat bahçesinde dolaşırken orada bulunan bütün hayvanlara tek tek bakmış.
   Hayvanların kendi aralarında yaşayışlarını, neler yaptıklarını ailesiyle beraber izlemiş. Uzaktan yükselen ‘’ Hadi sen de at! ’’ diye sesler duymuş. Ali neler olup bittiğini anlamak için oraya doğru ilerlemiş. Ali gözlerine inanamamış, üç tane çocuğun tellerin arasında duran Badem’e taş attıklarını, alay ettiklerini görmüş.Ali etrafına bakmış,çocukların yaptıklarını anlatacak bir görevli bulamamış.
Badem savunmasız bir şekilde olup bitenleri anlamadan, korkulu gözlerle Ali’ye bakmış. Ali dayanamayıp:
- Siz ne yapmaya çalışıyorsunuz ?
        Çocuklar hemen oradan kaçmaya başlamışlar. Ali Badem’in yanına doğru giderken Badem’in gözünden akan yaş dikkatini çekmiş .Ali Badem’e ellerini uzatmış.Badem’in uzun burnunu okşamış ve gözünden akan yaşı silmiş. Ali ‘’ Sana zarar vermek istediklerini gördüm.Bu duruma çok üzüldüm, bu yüzden ben sana zarar vermem.’diyerek Badem ile Ali arasında çok güzel bir konuşma geçmiş. Badem’in bakışları Ali’ye teşekkür ettiğinin bir ifadesiymiş. Ali yaşadığı günü arkadaşlarına anlatırken hiçbir canlıya zarar verilmemesi gerektiğini, sevgi ve dostluk adına her şeyin çok daha güzel olduğunu bir kere daha anlayıp Badem’i sık sık hayvanat bahçesinde ziyarete gitmiş.
                                                                                                                     
 Sude Önder
42
 
 
 
ZEYNEP VE ARKADAŞLARI
        Güneşli güzel bir ilkbahar  günüydü. Zeynep her zamanki gibi sabah erken uyanmıştı. Gözlerini açar açmaz “Ne güzel kokular geliyor böyle.” dedi. Annesi sabah kahvaltısı için börekler, çörekler, kurabiyeler yapmıştı.Zeynep koşarak mutfağa annesinin yanına gitti. “Anneciğim ne güzel şeyler yapmışsın böyle.” dedi. Annesi, “Haydi  kızım elini yüzünü yıka da  kahvaltımızı yapalım. Kahvaltıdan sonra birlikte kasabaya gideceğiz. Alışveriş yapmamız lazım.” dedi. Zeynep  hemen hazırlanıp  sofraya oturdu. Annesi  ile birlikte kahvaltı yaptı ve yola koyuldular. Evleri  kasabanı biraz dışındaydı. Zeynep annesine,’Anneciğim kasabada arkadaşlarımı da görebilir
miyim?’ dedi. Annesi,’ Önce işlerimizi bitirelim, daha sonra Damla’nın evine gideriz,’ dedi. Zeynep ve annesi çarşıda işlerini bitirince Zeynep’in arkadaşı Damla’ nın evine gittiler. Damla Zeynep’ in okul arkadaşıydı.Birlikte oyun, oynayamak için bahçeye çıktılar. Damla’nın evinin bitişiğinde oturan Simay da onlara katıldı.Üç arkadaş birbirlerini çok seviyor, iyi
 
43
 
 
 
 
anlaşıyorlardı. Zaman çabuk geçmişti. Artık Zeynepler’in eve dönmeleri gerekiyordu. Zeynep arkadaşlarına veda ederken “ Siz de bize gelin, size bizim bahçede göstermek istediğim bir şey var.’dedi. Birbirlerini öperek ayrıldılar. 
          Aradan bir hafta geçmişti. Damla, Simay ve anneleri Zeynepler’in evine geldiler. Zeynep çok sevinmişti. Annesi yemek hazırlarken çocuklar bahçeye çıkmak istediler. Annesi Zeynep’e ’Çok uzaklaşmayın, birazdan yemeğe gelin.’ dedi.’Tamam anneciğim,’’dedi Zeynep. Sevinçle bahçeye koştular. Bahçede kelebekleri kovalayıp oyun oynadılar. Birden bahçenin dışında küçük bir köpek yavrusu gördüler. Damla ’Aaa! Ne güzel yavru köpek, onu eve alamazmıyız?’’ dedi. Üç arkadaş, köpeği almak için bahçenin dışına çıktılar. Köpek,Zeynep ve arkadaşlarını görünce kaçmaya başladı. Köpek yavrusu kaçtıkça çocuklar arkasından gitmeye başladılar. Kocaman bir ağacın altında durdu küçük yavru. Sanki sesler çoğalmıştı. Kızlar ağacın altına gelince bir de ne görsünler! Yavru köpeğin dört tane kardeşi vardı. Anne köpeğin etrafında , öylece dizilmiş duruyorlardı. Simay, anne köpeğe yaklaştı. ’Çabuk gelin! Anne köpek yaralı.’ dedi. Çocuklar hemen köpeğin yanına gittiler. Köpeğin ayağı kesilmişti. Yerde acı içinde inliyordu. Ne yapacaklarını, şaşırmışlardı. Zeynep, ‘Hemen eve gidip annemlere söylemeliyim.’ dedi. Damla, ‘Tamam, biz Simay ile burada bekleyelim; sen eve koş.’ dedi.
          Zeynep koşa koşa yola koyuldu. Farkında değillerdi; ama evden çok uzaklaşmışlardı. Zeynep koşarken çabuk olması gerektiini düşündü. Bir an evvel eve gitmek için o kadar çok acale ediyordu ki, önüne bakmadan koşuyordu. Birden ayağı bir taşa takıldı. Oracıkta düşüp kaldı. Ayağa kalkmak istedi; ama yapamadı. Çünkü ayağının üstüne basamıyordu. Zeynep’in ayağı kırılmıştı. ‘Şimdi ne yapacağım?’ diyerek ağlamaya başladı.
 
 44
     
 
 
  Çocuklar evden çıkalı uzun zaman olmuştu. Anneleri çocukları çağırmak için bahçeye çıktılar. Her yere baktılar; ama kızlar yoktu. Çok merak ettiler. ‘’Nereye gitti bu kızlar?’’ diyerek telaş içinde aramaya başladılar. Biraz ilerden bir ağlama sesi duyuldu. Zeynep, Simay ve Damla’nın anneleri hemen sesin geldiği yere doğru koştular. Bir de baktılar ki Zeynep yerde oturmuş ağlıyordu. ‘’Ne oldu sana? Damla ve Simay nerede?’’ diye sordular. Zeynep, ‘’Anneciğim, bahçede oynarken dışarıda bir köpek yavrusu gördük, onu almak için yanına gittik. Biz gittikçe, yavru köpek kaçtı. Bir de baktık ki bizi anne köpek ve diğer yavruların olduğu ağacın oraya götürmüş. Anne köpek yaralanmış. Damla ve Simay orada kaldılar. Ben de size haber vermek için eve koştum. Ayağım taşa takıldı, düştüm,’’ dedi.
         Annesi, Zeynep’in ayağına baktı. Zeynep’in ayağı kırılmıştı. Annesi Zeynep’i kuçaklayıp hastaneye götürdü. Damla ile Simay’ın anneleri de hemen çocuklarının yanına gittiler. Yaralı anne köpeği ve yavruları alıp kasabadaki veterinere götürdüler. Doktor Zeynep’in ayağını alçıya aldı. Veteriner, anne köpeği tedavi etti. Çocuklar çok korkmuşlardı. Çünkü, Anneleri evden uzaklaşmamalarını söyledikleri halde onlar söz dinlememişlerdi. Hep birlikte Zeynep’in evine döndüler. Annelerinden özür dilediler. Anne köpek ve yavruları da Zeynepler’in evine getirdiler. Zeynep’in babası bahçede köpekler için kulübe yaptı. Artık yavruların bir yuvası olmuştu.
          Zeynep ayağı kırıldığı için üç hafta okula gidemedi. Her akşam Damla ve Simay hem Zeynep’e ödevlerini getirmek, hem de köpekleri sevmek için Zeynepler’e uğradılar.
         Zeynep,  Damla ve Simay bir hayvana yardım ettikleri için çok mutlu olmuşlardı. Ama annelerine haber vermeden uzaklaştıkları için, hala çok üzgündüler. Bundan sonra annelerinden izin almadan hiçbir yere gitmediler.  
                                                                             Zeynep Saltık
 
45
 
 
 
 
 
           DİSNEYLAND’A YOLCULUK
      Damla adında bir çocuk varmış. Damla sarı saçlı, ela gözlü, uzun boylu, sevimli bir. Annesinin adı: Nurşen, babasının adı: İbrahim imiş.
       Damla’yı sınıfta neredeyse herkes şirin ve tatlı buluyormuş. Derslerinde başarılı bir öğrenciymiş. Öğretmenini dikkatle dinler derslerine çalışır ve düzenli kitap okurmuş.
            Derken tatil zamanı gelmiş. Damla karnesini almış ve mutlu bir şekilde eve gelmiş. Üstünü değiştirip yatağına uzanmış ve hayali olan Disneyland’ı düşünmeye başlamış. Gidebilirliyim acaba diye düşünmüş. Sonra babası gelmiş yemeğe oturmuşlar. Damla babasına hayalini anlatmış. Babası da Damla’nın karne hediyesini vermiş. Hediye bir zarfın içindeymiş. Damla çok şaşırmış! Merakla açmış, ne olduğunu anlayamamış ve;
 
46
 
 
_ Bu nedir? diye sormuş.
Babası;
_ Disneyland’ a gidebilmemiz için uçak bileti, demiş.
Damla şaşkın bir şekilde bakmış. Gerçek olduğunu anlayınca babasına sarılmış ve;
_ Teşekkür ederim, demiş.
Bir hafta sonra yola çıkacaklarını öğrenmiş. O kadar heyecanlanmış ki o gece uyuyamamış. Ertesi gün kalkmış. Kahvaltısını yapmış ve valizini hazırlamaya başlamış. Sonra oyunlar oynamış.
Nihayet yolculuk zamanı gelmiş. Havaalanına gitmek için yola çıkmışlar. Damla çok heyecanlı imiş. Havaalanına geldiklerinde heyecanı daha da artmış. Şaşkın bir şekilde uçağa bakmış ve ailesi ile birlikte uçağa binmişler. Ve yolculuk başlamış. Uçak bulutların arasından geçerken Damla hayranlıkla bulutları izlemiş.
Sonunda Paris’ e gelmişler. Uçaktan inip otellerine gitmek için yola çıkmışlar. Otele geldiklerinde çok yorulmuşlar. Dinlenmek için odalarına çıkmışlar. Dinlendikten sonra yemek yemeye gitmişler. Yemeklerini yedikten sonra otelin çocuklar için olan oyun bölümüne gitmişler.
Damla oyun oynarken yanına bir çocuk gelmiş ve ;
_ Merhaba ben Sendi, bu da kardeşim Petrik, demiş.
Damla’ da;
_ Memnun oldum bende Damla demiş. Beraber oyunlar oynamışlar, çok eğlenmişler. Damla yeni tanıştığı arkadaşlarını ve oyun parkını çok sevmiş.
Nihayet Disneyland’ a gitme zamanı gelmiş. Disneyland’ a ilk girdiklerinde Miki ve Mini’yi görmüş onlarla beraber biraz oynamış. Hızlı trene balerine binmiş. Hayran olduğu birçok kahraman görmüş otele dönme vakti gelmiş. Paris’ te gezilecek yerleri gezmişler.
 
 
47
 
 
 
 
 
Eve dönme vakti gelmiş. Damla Sendy ve Petrik ile vedalaşmış. Telefon numaralarını alıp, vermişler. Uçağa binip eve gitmişler. Mutlu yaşamışlar. Ve son.
                                                                                                         Yazan: Damla Dalaklı  
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
48
 
 
 
 
 
CİLLELERİN BÜYÜK SIRRI
    Cilleler birgün usta oyunculara sahip olmuşlar. Usta oyuncuların grup adı: Ezakiler’ miş. Üç köy oyuncusundan birinin adı, Miyav, Yapo ve Liyo, bir de Müfik amcaları varmış. Cille oyununda kazanan onun cillelerini alıyormuş. Obur olan yemekçiymiş. Ezakiler bir mağaraya eskiden savaşmaya gitmişler. Oynarken altın yüzük düşürmüşler. Miyav takımından olan Liyo, Yapo düşen yüzüğü almışlar. Akşam olunca Liyo cilleleri alıp gitmiş. Miyav değerli cille kitabını almış. Yapo hiçbir şey almamış. Çünkü Yapo çok akıllıymış.
            Günlerden birgün Yapo’yu, Miyav’ı ve Liyo’yu Müfik amca alıp bir cille oynama sahasına götürmüş. Orada savaşmışlar. Yapo bir makine yapmış ve uçmuşlar. Uçarken Juster diye birisiyle karşılaşmışlar. Juster onları bir yere götürmüş. Miyav demiş ki:
-          Burası neresi?
 Juster :
 
 
49
-           
 
 
 
 
-Burası Ezakiler’in yeri. Burada ses çıkarmayın, Ezakiler çok kızar.
Bunun üzerine Miyav, Yapo ve Liyo sessizce köylerine geri dönmüşler
 
 
 
 
                  Bertan ERKUŞ
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
50
 
 
 
 
 
 
   HER MASALDA OLMAK İSTEYEN KIZ
         Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir kız varmış. Bu kız kendisini çok beğenirmiş ancak şu masallara gitmek istermiş. Kırmızı Başlıklı Kız, Parmak Kız, Sindirella, Alis Harikalar Diyarında…
            Kırmızı Başlıklı Kız masalında kurt onu yesin, hemen ardından avcı gelip onu kurdun karnından çıkarsın, sonra da kurdun karnına avcı ile taş doldursunlar istiyormuş. Parmak Kız masalında minik minik kalmak, hiç büyümemek istiyormuş. Sindirella masalında kristal ayakkabısının düşmesini, daha sonra prensin onun ayakkabısını almasını ve onu bulana kadar aramasını, bulunca da onunla evlenmesini. Kim bilir nerede? Ne zaman o gün gelir.
            Aylar, yıllar geçmiş ve kendini beğenen kız 19 yaşına gelmiş. Günlerden birgün dedesine sormuş :
-          Dedeciğim Sindirella masalına nasıl gidebilirim?
Dedesi ; “Resim çiz ve resmin içine gir.” demiş.
 
51
 
 
 
 
 
Kız,“Ama nasıl?” demiş. Dedesi;“Deneyerek’’ demiş ve sakın o masala uymamazlık etme.” demiş. Ancak kız resmin içine girememiş.
      Yıllar geçmiş ve 24 yaşına gelince istediği herşey gerçekleşmiş. Prensini bulmuş ve evlenmişler. 2 çocukları olmuş, hep birlikte mutlu ve mesut yaşamışlar.
 
 
 SILA BOZTEPE
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
52
 
 
 
 
 
YARALI SİNCAP
 
 
 
 
      Bir gün okulun 2/A ve 2/B sınıfları pikniğe gittiler. Orda önce yemek yediler, sonra da yürüyüşe çıktılar. Yürüyüş sırasında birçok hayvanla karşılaştılar.
       Birdenbire karşılarında rengarenk bir sincap gördüler ve de çok şaşırdılar. 2/A sınıfından Batuhan sincabın yaralı olduğunu fark etti. Öğretmenine dedi ki:
 - Öğretmenim bu sincap yaralı!
Öğretmeni de dedi ki:
- Aferin Batuhan, iyi ki fark ettin. Ona yardım edelim.
 
53
 
 
 
 
 
 Arkadaşlarından Güneş cebinden mendil çıkardı ve sincabın ayağını sardılar. Batuhan sincabı kucağına aldı ve okula geri döndüler. Arkadaşları Özge dedi ki :
 - Benim babam veteriner. Hem de yeri okulun tam karşısında . Sizi oraya götürebilirim.
     Bunun üzerine Batuhan, öğretmeni ve Özge hep birlikte Özge’nin babasının yanına gittiler. Özge’nin babası sincabı tedavi etti. Sincap iyileşince Batuhan ve öğretmeni sincabı ormana götürdüler ve yuvasına bıraktılar.
 
                                                                                                 Tauna İSAOĞLU
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
54
 
 
 
 
 
 
 ASLANLAR
 
      Bir orman varmış.Bu ormandaki hayvanlar resim yapmayı çok severmiş.Ama aslanlar kötü resim yapıyormuş.Bir aslanlar düşünmüşler.Neden bu kadar kötü resim yapıyoruz diye düşünüyorlarmış.Hep resimlerini kötü yapıyorlarmış.Bir gün bir yarışma olmuş.Bütün hayvanlar çok güzel resimler yapmışlar.Ama aslanlar yarışmaya katılmamış.Onlar başka şeyler yapıyormuş.Bir gün ormana yaşlı bir aslan gelmiş. Aslanların yanına gitmiş. ‘Siz kötü resim mi yapıyorsunuz?’demiş. Aslan, evet demiş. Yaşlı aslan,”O zaman sizde başka bir şey yapın. Mesela koşun.”demiş. Aslan, olur demiş. Bütün arkadaşlarına haber vermiş.Ve artık onlar da koşmaya başlamışlar.                   
 
                             YAŞARHAN SARALOĞLU
 
 
55
                                                          
 
 
 
 
 EGE GÜRAY ERTAN
       
 
                    BEYAZ     BALİNA
            Okyanusun derinliklerinde bir balina ailesi yaşıyormuş. Bu ailenin en küçük üyesi olan beyaz balina (Semi) çok hareketli, macerayı seven ve söz dinlemeyen bir balinaymış. Bir de onun çok akıllı ve dikkatli, büyüklerini üzmeyen Gimi adında kardeşi varmış. Bir gün Gimi, Semi’ye;
-Hey Semi! İki gün sonra Panini Yüzme Yarışları
başlıyormuş. Sen de katılacak mısın? demiş.   
 -- Biliyorum, ben de haftalardır bunun için çalışıyorum, demiş.
 -- İyi o zaman, sana bol şanslar. Yarışlara annem ve babamı da alıp beraber gideriz, demiş.                      Yarışma günü geldiğinde iki kardeş çok heyecanlılarmış. Ailece köpekbalığı taksisine binipyarışma yerine gitmişler. Yüzme yarışları yapılmış. Semi yarışı kazanamamış. Semi çok üzülmüş. Babası, Semi’ye:          
--Üzülme oğlum ! Yarışlarda kazanmak da kaybetmek de vardır. Bir daha katılırsın, demiş.
 
56
 
 
 
 
--Ama ben çok çalıştım bu yarışı kazanmalıydım, demiş.
Babası:
--Her zaman istediğimiz olmaz. Demek ki bir sonraki yarışa daha çok çalışman lazım, demiş. 
     Hep birlikte evlerine dönmüşler. Bir gün Semi annesinin tüm uyarılarına rağmen yarışmayı kaybetmenin üzüntüsü ile evlerinden uzaklara gitmiş. Küçük Semi sularda gezerken balina avcılarının ağlarına yakalanmış, onu alıp insanlara göstermek için havuza koymuşlar.
      Aradan uzun zaman geçmiş. Semi insanları eğlendirdiği için biraz mutluymuş, ama ailesini ve denizleri çok özlüyormuş.
       Ailesi her yerde onu ararken bir gün onları da avcılar yakalamış ve Semi’nin olduğu havuza getirmişler. Onları gören. Semi öyle sevinmiş ki suda zıp zıp zıplamış.
      -Çok üzgünüm, bir daha hiç sözünden çıkmayacağım, demiş. Onlar da ;
   --Senin için çok korktuk, demişler.                                                                                                                                                                      Bir süre orada kalmışlar. Sonra avcılar da hata yaptıklarını anlayıp onları denize bırakmışlar. Hepsi çok mutlu olmuşlar.                                                                                                                                                                                                                   Bu yaşadıkları Semi’ ye ders olmuş. Kendi kendine artık daha dikkatli olacağına söz vermiş.
Bizler de büyüklerimizim sözlerini dinlemeli, yanlış davranışlarda bulunmamalıyız.
 
 
 
 
   
 
 
 
 
57
 
 
 
 
         Zeynep Tarakcı
 
                  ECE İLE KÜÇÜK BALIK ARTUR
 
      Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde Ece adında bir kız çocuğu varmış. Ece’nin yaşadığı ev deniz kenarındaymış. Ece bir sabah denize girmiş. Denizde yüzerken, denize dalmış ve nefes alabildiğini fark etmiş. Sonra, karşısına çok güzel renkleri olan bir balık çıkmış.
Balık şöyle demiş:
 
58
 
 
-Merhaba, benim adım Artur.
Küçük kız da balığa şu cevabı vermiş:
-Merhaba, benim adım da Ece, demiş.
Böylece ikisi de dost olmuşlar. Küçük balık Artur’un evine gitmişler ve yemek yemişler. Daha sonra Ece ile Artur vedalaşmış, Ece evine gitmiş.
       Ece her gün boş zamanlarında Artur’un yanına gidiyormuş. Bir gün Ece Artur’un yanına gittiğinde Artur, Ece’yi ailesiyle ve arkadaşlarıyla tanıştırmış. Ece ailesinden izin alıp Artur’un evinde iki gün misafir olarak kalmış. Ece ile Artur hiç kavga etmiyorlarmış,çok iyi anlaşıyorlarmış.Artur, Ece’nin yaşadığı evi, ailesini ve arkadaşlarını çok merak ediyormuş.Ece’de Artur’u deniz suyu dolu bir kavanozun içine koyup onu karaya çıkartmış. Onu ailesi ve arkadaşlarıyla tanıştırmış. Daha sonra Ece, Artur’u denize götürüp bırakmış.
Ece evine döndüğünde annesi Ece’ye şöyle demiş:
-Ece, biz buradan taşınmak zorundayız. Çünkü baban yeni bir işe girdi.
 Bunu duyan Ece günlerce ağlamış.
 Bir gün Ece, Artur’u görmeye gitmiş ve ona taşınacaklarını söylemiş. Artur bu duruma çok üzülmüş. Ama Ece ve Artur bir gün tekrar görüşeceklerine inanıyorlarmış. Ece büyük bir üzüntüyle istemeye istemeye ailesiyle birlikte evlerinden taşınmış.
    Ece taşındıktan uzun bir süre sonra eskiden yaşadığı eve tatil için gelmiş. Ece büyük bir sevinçle hemen denize Artur’u görmeye gitmiş. Ece ve Artur tatil boyunca çok güzel vakit geçirmişler. Ece’nin tatili bitince Artur’la vedalaşıp evine geri dönmüş.
 Ece ve Artur anlamışlar ki,ikisinin dostluğu ömür boyu devam edecek.
 
 
 
59
 
 
 
 
 
 
 
YEMEK SEVMEYEN ÇOCUK
 
            Taner adında, yemek yemeyi sevmeyen ama abur cubur yemeye bayılan bir çocuk varmış.
            Taner’in hayatta en çok sevdiği şey çikolata ve şeker yemekmiş. Bunları çok fazla yediği için yemeklerini yemiyor, dengeli beslenemiyormuş. Tabii ki dişleri de çürüyormus, neredeyse ağzında çürümeyen dişi kalmamış. Annesi ve babası Taner’i ne kadar uyarsalar da Taner bu huyundan vazgeçmiyormuş.
            Günlerden bir gün Taner’in karnı ağrımaya başlamış. O kadar çok ağrıyormuş ki yerinde duramıyormuş. Annesi Taner’i alıp hemen doktora götürmüş. Doktor Taner’i muayene etmiş ve karın ağrısının nedenini Taner’e şu şekilde açıklamış :
Çok fazla şekerli gıdalar tükettiğin için sağlıklı
 
 
 
60
 
 
 
beslenemiyorsun. Sütü, yumurtayı, eti, meyveyi ve sebzeyi yeterli miktarlarda yemediğin için hastalanıyorsun. O yüzden sana birtakım ilaçlar ve vitamin iğneleri veriyorum. Bunlar seni iyileştirecek.
            Taner, doktorun bu söylediklerine çok üzülmüs. Ayrıca iğneleri duyunca da çok korkmuş. Doktora :
            - Ben iğne olmak istemiyorum. Çünkü iğneden çok korkuyorum, demiş.
            Doktor :
            - Vücudundaki vitaminler zararlı yemenden dolayı çok eksilmişler. O yüzden bu iğneleri kullanmak zorundasın. Başka çaren yok, demiş.
            Taner ve annesi, doktorun yanından ayrılmışlar, evlerine dönmüşler. Taner, eve geldiğinde yediği çikolata ve şekerleri düşünmüş ve ne kadar hata yaptığını anlamış. Ayrıca iğnelerden de canı çok yanmış. Anne ve babasının sözünü dinlemediği için çok pişmanmış.
            Bundan sonra bu tür zararlı gıdalardan uzak durma, dengeli beslenme ve anne, babasını üzmeme kararı almış.
 
 
 
YUSUF ÖDEMİŞ
 
 
 
 
 
 
 
61
 
 
 
 
 
BARKIN YİĞİT
 
            MUTFAKTA NELER OLUYOR?                                                                        
   Melih 10 yaşında bir erkek çocuğuydu.Mert adında, 7 yaşında bir kardeşi vardı.Mert, çok yaramaz bir çocuktu.Mert,bir Pazar sabahı erkenden uyanıp Melih’in odasına girdi.Melih mışıl mışıl uyuyordu.Mert, Melih’i uyandırıp:
 _Haydi ağabey, annemlere bir sürpriz yapalım, dedi.
   Melih:
_Sabah sabah ne süprizi?
Mert:
_Haydi ağabey,mutfağa gidelim, dedi.
 Birlikte mutfağa gittiler.
Mert:
 _Annemlere kahvaltı hazırlayalım.
Melih:
 _Bu çok hoş bir fikir.
            Birlikte buzdolabından peynir,zeytin, reçel, domates
60
 
 
çıkardılar.Tabakları, çatalları, bıçakları, peçeteleri masaya dizdiler.Sıra yumurtaya geldi.Melih annesinden gördüğü gibi ocağı yaktı ve tencereye su doldurup ocağın üstüne koydu.Tencereye 4 tane yumurta koydu. Annesine, babasına, kardeşine, kendisine. Mert o sırada eline aldığı peçeteyi ateşe değdirdi. Bir anda her taraf alev alev yanmaya başladı. Anne ve babaları dumanın kokusunu ve çocukların çığlıklarını duyup mutfağa koştular. Babaları itfaiye çağırdı, anneleri de ateşin üstüne su döküyordu. İtfaiye gecikmişti, sürekli su döküyorlardı.
 Neyse ki alevler azalmıştı. İtfaiye geldi ve bütün yangın söndürüldü. Mert ve Melih çok
korkmuşlardı. İtfaiye gittikten sonra anne ve babaları çocukları karşılarına oturtup:
   _ Bu yangın nasıl çıktı? diye sordular.
Melih:
 _ Birlikte size kahvaltı hazırlayacaktık.Mert merak edip peçeteyi ateşe değdirdi,dedi.
Anne ve babaları:
     _ Dürüst davrandığınız için sizi affediyoruz. Bir daha sakın tehlikeli işlere kalkışmayın, dediler. Çocuklar özür dilediler, gerçekten çok üzülmüşlerdi.Yangın söndürülmeseydi ölebililerdi ya da evsiz kalabilirlerdi.
      Anne ve babalarının ellerini sıkı sıkı tutuyor ve titriyorlardı.
 Tam o sırada annelerinin birdenbire karnı ağrımaya başladı,hemen hastahaneye koştular.
    Doktor, annelerini muayene etti. Hepsi kapıda heyecanla bekliyorlardı. Doktor onları da içeri çağırdı.
_Yakında minik bir kız çocuğu dünyaya gelecek, dedi.
     Bütün aile neşe içinde evlerine döndüler.  
63
 
 
 
                       YAZ TATİLİ
         Cansu al yanaklı, sarı saçlı, mavi gözlü şirin bir kız çocuğuydu.Ana sınıfına gidiyordu.Denize girmeyi ve kumda oynamayı çok seviyordu.Bütün yıl,tatile gitmenin hayalini kuruyordu ama yüzme bilmiyordu.Denizde sadece kolluk takarak yüzebiliyordu.Annesi ya da babası yanında olmadan denize girmesi yasaktı, çünkü boğulabilirdi.tatil vakti geldi,valizlerini hazırladılar,Cansu yanına çok sevdiği ayıcığını da aldı.Hep birlikte bir otele gittiler.Cansu denize girmek istedi ve dedi ki:
_ Hadi anne denize girelim.
Annesi:
_Yolda çok yorulduk kızım, biraz dinlenelim öyle gireriz, dedi.
Ailece kumsala gittiler. Anne ve babası şezlonglara yatıp güneşlenmeye başladılar. Dinlenince denize gireceklerdi. Cansu da kumdan kale yapmaya başladı. Bir süre sonra canı sıkıldı, denize girmek istedi. Anne ve babası uyuyakalmışlardı. Cansu kolluklarını aldı, şişiremediği için yerine bıraktı.
 
64
 
 
Kendi kendine:
_Ben de sadece kıyıda yüzerim, bir şey olmaz, dedi. Kıyıda yüzmeye başladı, biraz dalga vardı. Cansu dal-gaların üstünden atlamayı kendine oyun yaptı. Birden ayağı yere değmedi, çok korktu. Çırpınmaya ve bağırmaya başladı.
_Kurtarın beni! diye bağırıyordu ama su yutmaya başlamıştı. Tam o sırada anne ve babası uyandılar, babası olayı fark etti. Cansu’yu kurtarmak için hemen koşarak denize atladı. Cansu’yu kucağına alıp sudan çıkardı. Annesi de havluyu getirdi, küçük kızı havluya sardılar. Cansu sürekli öksürüyordu, çünkü çok su yutmuştu.
Babası:
_Neden bizi beklemedin kızım, zaten denize girecektik.
Annesi:
_Bizi çok korkuttun kızım!
Cansu:
_Bende çok korktum anneciğim, ikinizden de özür diliyorum. Bir daha asla tek başıma ve kolluksuz denize girmeyeceğim, dedi.
Anne ve babası:
_Bizim de seni yalnız bırakmamamız gerekirdi, biz de hatalıyız, dediler. Anne, baba ve küçük kız sımsıkı sarıldılar.    BURÇAK YİĞİT
65
 
              ORMANDA MACERA                                            
 
Bora annesinden izin istiyormuş.
            Bora:
-Anneciğim dışarı çıkabilir miyim?
Annesi:
-Elbette çıkabilirsin oğlum, yalnızca dikkatli ol, demiş.
Bora sevinçle, koşarak dışarı çıkmış. Sokakta en iyi arkadaşları Murat ve Ramican’la karşılaşmış. Birlikte patika yoldan dağ yoluna doğru yürümeye başlamışlar. Yol boyunca rengarenk çiçekler, uçuşan kelebekler görmüşler ve çok mutlu olmuşlar. Az ilerde böğürtlen görmüşler, neşe ile toplayıp yemişler. Tepeye yaklaşırken güzel bir kaval sesi duymaya başlamışlar. Sesin geldiği yere doğru yürümeye devam etmişler. Karşılarına bir sürü koyun ve bir çoban köpeği çıkmış. Tam onların başında da kaval çalan genç bir çoban varmış. Çobanla tanışıp sohbet etmişler. Çoban çocukların orada oluşuna pek şaşırmış ve nasıl geldiklerini sormuş. Onlar da anlatmışlar. Çobana ormanı çok merak ettiklerini ve ormanın güzel yerlerini görmek istediklerini söylemişler. Çoban da bu konuda onlara yardımcı olmuş. Yolu tarif etmiş ve gitmeleri gereken yerleri de söylemiş.
Derken yola koyulmuşlar. Hoplaya zıplaya ormanın içinde ilerliyorlarmış. Birden önlerine iki vahşi kunduz çıkmış. Korkudan birbirlerine sarılmışlar. Murat’ın aklına cebindeki küçük plastik topu gelmiş. Cebinden çıkarıp çalılıklara doğru atmış. Kunduzlar da topu yiyecek sanıp peşinden gitmişler. Bunun üzerine Ramican, Murat ve Bora arkalarına hiç bakmadan koşarak kaçmışlar. İleride rengarenk ışıkları olan bir kulübe görmüşler. Hemen kulübenin arkasına saklanmışlar. Kunduzlar onları göremeyince geri dönmüşler. O kadar yorulmuşlar ki, kulübede onlara yardımcı olacak biri vardır
 
66
umuduyla kapıyı çalmışlar. Kapı kendi kendine açılmış. Korkarak içeri girmişler. Karşılarına yerde oturan, etrafında kuşlar, kediler, köpekler, tavşanlar, ördekler, horozlar, kuzular olan aksakallı, mavi gözlü, şirin mi şirin bir dede çıkmış.
Dede:
-Gelin bakalım çocuklar. O iki uyanık kunduz, Bıdık ve Gıdık mı getirdi, sizin gibi sevimli çocukları?
Ramican:
-Evet, ama siz nereden anladınız ve onları nereden tanıyorsunuz?
Dede:
-Onlar ormanın rehberleri. Sizin gibi araştırmacı, maceracı çocukları bana getirirler. Ayrıca ormandaki bütün hayvanlar benim dostumdur. Madem ormanı bu kadar merak ettiniz, sizi üç küçük, keşifçi uçan midilli at dostlarımla tanıştırayım. Sizleri gezdirsinler.
Bora:
-Gözlerime ve kulaklarıma inanamıyorum, dedi. Biz gezmeyi çok isteriz fakat geç olmadan eve dönmemiz gerekir, dedi.
Dede:
-Merak etmeyin zamanında evinizde olacaksınız, dedi. Çocuklar bunlar aramızda bir sır olarak kalacak tamam mı? Yoksa kötü niyetli kişiler bize zarar verirler.
Ramican, Murat ve Bora kimseye söylemeyeceklerine söz vermişler ve midillilere binip oradan uzaklaştılar. Artık uçuyorlarmış. Gökyüzünden orman ne kadar da güzel görünüyormuş. Daha önce hiç görmedikleri güzellikleri görüyorlarmış. Yemyeşil bir göl üzerinde yüzen ördekler,
67
 
 
kazlar… Akan dereler, şelaleler, yeşil, sarı, kırmızı, turuncu yapraklı ağaçlar, ağaçlarda dolaşan sincaplar, maymunlar, yanlarından geçen leylekler… Her şey o kadar güzelmiş ki, tıpkı rüya gibi imiş. Hiç bitmesini istememişler. Fakat zamanları dolmuş. Her şey için midilli dostlarına teşekkür etmişler. Maceraya başladıkları patika yolda midillilerle vedalaşmışlar. Bu sırrı da sonsuza kadar kimseyle paylaşmamışlar.
                                                                                                                       Bora HEKİMOĞLU   
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
68
 
 
 
 
 Boran Çakıl
 
 
              HAVAYA UÇAN TAVŞAN
 
            Bir gün adı Zıp Zıp olan bir tavşan havuç bulmaya çıkmış. Havuçları tam bulmuş ki onu bir aslan görmüş ve gözlerini kısarak koşmuş. Bir yavru bufalo görmüş. Ağzına almış, tavşana koşmuş. Önünde bufalolar varmış. Aslan aç gözlülük yapıp ağzındaki yavru bufaloyu bırakmış, yavru bufalo kurtulmuş ve aslan sürüye dalmış. Sürüdekiler onu korkutmuş ama aslan geri çekilmemiş. Sürü aslanı iki, üç boynuzlamış. Tavşan da o karkaşada kaçmış. Öyle bir zıplamış ki her taraf toz duman olmuş. Tavşan hiç bilmediği bir yere gelmiş. Uçan kuşa şöyle bir soru sormuş:
-          Burası neresi?
 
69
 
 
 
 
 
-          Kuş:
-          Burası bir havuç tarlası.
       Tavşan da çok mutlu olmuş. Çünkü; Zıp Zıp havuca bayılırmış, ama suya da ihtiyacı varmış. Çünkü kaçtığı zaman çok susamış, uyuyacak yeri de yokmuş.
Sonra kuşa sormuş:
-          Burada ki su kaynağı nerede?
-          Kuş:
-          Şehrin yanında var, demiş.
Zıpzıp da yolu sormuş. Kuş da ona “Takip edilmesini söylemiş.”Zıpzıp’da kuşu takip etmiş. Sonunda şehire gelmişle ama her yerde insanlar varmış. O yüzden zıpzıp çok yaklaşmamış. Korkmuş ve kuşa ;
-          Burada hep insanlar mı var. Hem de hepsi siyahi, demiş.
Kuş:
-          O zaman şehirin etrafından dolaşabiliriz, demiş.
   Zıpzıp kabul etmiş ama çok tehlikeliymiş. Hem ormandan da geçeceklermiş. Yola çıkmışlar, akşam olunca Zıp Zıp korkmuş. Çünkü bir takım sesler duyoyormuş. Gittikçede sesler artıyormuş. Kuş :
-          Mola verelim, demiş.
   Ama zıpzıp korktuğu için durmak istememiş; ama sonunda yorulmuş ve durmaya karar vermiş.
 
 
 
 
70
 
 
 
 
 
 
                 
               İLAYDA’ NIN HATASI
 
      İlayda ilkokul 2.sınıfa gidiyordu.Saat 7.30 da İlayda ‘nın saati çaldı.İlayda yataktan kalkmak istemedi.Çünkü akşam yatma saati geldiğinde annesini dinlememiş ve geç yatmıştı.Annesi odasına geldi:
-Hadi hazırlan İlayda,okula gitme zamanın geldi.
İlayda uykusunu almadığı için annesine yalan söyledi:
-Anne benim karnım ağrıyor ve midem bulanıyor dedi.
Annesi bu duruma inandı:
-Bugün okula gitme,biraz daha yat, dedi.
İlayda çok sevindi ve uyumaya devam etti.
Kapı çaldı.Gelen İlayda’nın sınıf arkadaşı ve üst kat komşuları Sena idi. Her sabah okula beraber gidiyorlardı.İlayda’nın annesi kapıyı açtı:
       -Günaydın Miray Teyze, İlayda hazır mı?
     -Günaydın Sena, İlayda hasta bugün okula gidemeyecek. Ben öğretmeninize haber verdim.
 
 
71
 
 
 
   - Aa! Geçmiş olsun, ben İlayda ‘ya ödevlerini getiririm.
      - İyi olur canım. Sana iyi dersler.
     Kahvaltıdan sonra annesi İlayda için doktordan randevu aldı. Doktora gitmek için evden çıktılar. İlayda yalan söylediği için titriyordu. Annesine bu duruma çok kızdı:
    - Hemen eve gidiyoruz. Akşama kadar odandan çıkmayacaksın.
    İlayda, annesi kızdığı için ağlıyordu. Eve gittiler. İlayda akşama kadar odasından çıkmadı. Okul çıkışı Sena geldi. Sena mutluydu. Çünkü yeni bir konu öğrenmişlerdi. Sena, İlayda’nın odasına çıktı ve dedi ki:
   - İlayda biliyor musun? Öğretmen bize bölme işlemini öğretti.
    İlayda çok üzülmüştü. O da bölme işlemini öğrenmek istiyordu. Hem arkadaşlarından geri kalmıştı, hem de annesine yalan söylemişti.
Sena:
   -Neden ağlıyorsun?
İlayda:
   -Derslerimden geri kaldım ve bunun için çok üzülüyorum, dedi.
-Ama sen hastasın, dedi Sena.
-Ben hasta değilim,okula gitmemek için yalan söyledim,dedi İlayda.
Bu duruma şaşıran Sena:
-Ailemize yalan söylememeliyiz,diyerek arkadaşına hatasını düzeltmesini söyledi.
    Sena evine gittikten sonra anne ve babası İlayda ‘nın odasına geldi.Babası kızına neden yalan söylediğini sordu.
İlayda utanarak:
 -Babacığım sabah uykumu alamadım,o yüzden okula gitmek istemedim.Bunun için çok üzgünüm.Hem yalan söyledim hem de arkadaşlarımdan geri kaldım,dedi.
Babası, İlayda’nın yaptığından pişman olduğunu anlayınca ona:
      -Kızım ne olursa olsun asla yalan söylememelisin.Yalan
 
72
 
 
 
söylersen doğru söylediğinde de insanlar sana inanmaz dedi.İlayda anne ve babasından özür diledi.
       Ertesi sabah İlayda çok erken kalkmıştı. Okula gitmek için hazırlandı ve kapıdan çıkarken annesini öpüp hatasını telafi edeceğini söyledi. İlayda okula gidip öğretmenine gerçekte hasta olmadığını söyleyip özür diledi. Öğretmeni de dürüst olduğu için İlayda’ya teşekkür etti. Öğretmeni bölme işlemini birkez tekrar etti. İlayda eve çok mutlu dönmüştü. Annesi ve babasıyla birlikte yemek için sofraya oturdular. İlayda okulda neler yaptığını anlattı. Annesi ve babası da onu gülümseyerek dinlediler. İlayda akşam erken yatmak istedi.Yatağına yattıktan sonra düşündü.Yalan söylemişti ama sonunda kendi çok üzülmüştü. Ailesi ve öğretmeni ona kızmadan özürünü kabul etmişlerdi. İlayda yalanın çok kötü bir şey olduğunu ve sonunda sadece kendini kandırabileceğini anladı. Sonra da uykuya daldı.
                                                       YAZAN : MİRAY İNAN
                                                                      2/A – 588
 
 
              
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
73
 
 
 
 
 
EMİNE BEYZA DURMUŞ
 
                                        DOĞUM GÜNÜM
 Okullar kapanmıştı annem ile teyzem düğüne gittiler. Dedem bana bakmaya geldi. İçeri girdi, elinde bir poşet vardı.
Dedeme sordum;
 -O elindeki poşetin içinde ne var?
           Dedem, “Sana bir süprizim var.” dedi. Çok heyecanlıydım. Dedem, “Çok heyecanlanma.” dedi. İçeri gidip poşeti getirdi. Dedeme dedim ki; “Dede poşetin içini hemen aç.” Dedem poşetin içini açtı. İçinden kedi, tavşan, kaplumbağa çıktı.
      Hepsi de daha yavruydu. Çok tatlılardı. Dedem onlara bahçede bir yuva yaptı. Akşam olmuştu annemler geldi. İçeride gizli gizli konuşuyolardı. Yerlerde hediyeler vardı. “Bunlar ne?” dedim. “Süpriz!” diye bağırdılar. Meğer benim doğum günümmüş. Sonra arkadaşlarım geldi. Onlarla oyun oynadık. Daha sonra babam geldi. Elinde
 kocaman bir poşet vardı.
Çok merak ediyordum. Önce babamın hediyesini açtım. Babam bana kocaman bir çadır almıştı. Çok güzel bir
 doğum günü partim olmuştu, çok mutluydum.
 
74                                     SON
 
 
 
 
 
YEMEK SEÇEN AYI       
 
Çok güzel bir ormanda, mutlu bir ayı ailesi yaşarmış. Bu ayı ailesi çok neşeli ve güler yüzlü ayılarmış. Ormandaki hayvanlar onları çok severlermiş.
Anne ve babası ile yaşayan ayı yavrusu Yogi, balı çok severmiş. Bir gün annesine Ayı Yogi:
-Anne, bugün yemekte bal var mı?
Annesi:
-Hayır oğlum, bugün süt ve ekmek yiyeceğiz.
-Ama anne, ben bal istiyorum.
-Oğlum, bal için bir hafta babanı beklemelisin.
75
 
 
Bunu duyan Ayı Yogi çok sinirlenmiş. Evden ayrılıp ormanda dolaşmaya gitmiş. Ormanda, ayı arkadaşlarıyla karşılaşmış. Onları bal yerken görmüş. Ayı Yogi, bunu görünce arkadaşlarını çok kıskanmış. Koşarak eve gitmiş.
Annesine tekrar bal yemek istediğini söylemiş. Annesi:
-Oğlum, sabırlı ol. Baban gelmeden bal yiyemezsin. Şimdi benim hazırladığım yemeği yemelisin. Ayı Yogi sormuş:
-Yemekte ne var?
Anne ayı:
-Çok güzel bir balık var.
Ayı Yogi kızgınlıkla:
-Neeeee!
-Duydun oğlum, balık var.
Ayı Yogi, sonunda babasını beklemeye karar vermiş.
Babası, birkaç gün sonra gelmiş. Elinde birçok bal ve çeşitli yiyecekler varmış. Ayı Yogi çok sevinçliymiş.
Annesi sabah Ayı Yogi’yi kahvaltıya çağırmış. Kocaman bir tabak bal vermiş. Yogi hepsini yemiş. Öğlen olduğunda annesi tekrar bal vermiş. Ayı Yogi onu da yemiş. Akşam annesi tekrar kocaman bir tabak bal verince Yogi balın yarısını bitirmiş. Anne ayı:
-Yogi neden balı bitirmedin?
Ayı Yogi:
-Özür dilerim, anne. Ben baldan sıkıldım.
-Oğlum sen bal yemek için ısrar etmedin mi?
-Anne sen haklıydın. Hep bal yenmezmiş.
-Yogi, bundan sonra ben ne hazırlarsam onu yiyeceksin.
Anne ayı devam etmiş:
-Her zaman aynı şey yenmez.
Ayı Yogi annesine söz vermiş. Bu olayda da şunu anlamış: “Sadece sevdiği yemekleri yemek doğru değilmiş.”
Biz de, annemizin yaptığı değişik yemekleri yemeli ve daha sağlıklı büyümeliyiz.
                                  
                                                 SON
YAZAN: Can YARIŞ     
76
 
 
 
 
 
                       ASLAN İLE KAPLAN YAVRUSU
 
        Yıllar önce Avustralya’da yaşayan bir aslan ve bir kaplan yavrusu varmış. Günlerden bir gün aslan yavrusu ve kaplan yavrusu beraber oynarken bir ip görmüşler ve onu oyuncak zannedip üstüne atlamışlar. Meğerse bu ipi atan kişiler hayvan avcılarıymış. Aslan ve kaplan yavrusu tuzağa yakalanmışlar. Avcılar aslan ve kaplan yavrusunu alıp sandığa koymuşlar. Sonra kamyona yükleyip uzaklaşmışlar. Bu sırada yavruların anne ve babası onları görmüşler ve kamyonu hızla yakalamaya çalışmışlar. İkisi birden sandığın üstüne atlamışlar. Ama ne yazık ki avcıların silahı olduğu için onlara uyuşturucu iğne atmışlar ve bayılmışlar. Kamyon fren yaptığı için kaplan yavrusu ve aslan yavrusu bir nehire düşmüşler ve Afrika’ya gelmişler. Sonra orada büyüyüp kocaman bir aslan ve kaplan olmuşlar. Günlerden bir gün aslan şehre inmeye karar vermiş. İndikten sonra bir bakmış Avustralya’ya giden bir uçak varmış. Aslanın okuma yazması olmadığı için uçağın nereye gittiğini anlamamış. Sonra uçağa binmiş ve Avustralya’ya gitmiş. Orada
77
 
 
 
 
 
bir kanguru ile karşılaşmış ve aslan demiş ki; ‘ Sen benim annemi ve babamı tanıyor musun?’ Kanguru da ona demiş ki; ‘Tabi tanıyorum.’ demiş ve kanguru, aslanı ailesine götürmüş. Aslan anne babasını görünce onlara sımsıkı sarılmış. Aslan demiş ki; ‘Benim kaplan kardeşim Afrika’da kaldı.’ Üçü birden Afrika uçağına binmiş. Kaplanın yanına gitmişler ve onu da görünce hepsi sımsıkı birbirine sarılmış. Daha sonra hep birlikte Avustralya’ya dönmüşler ve mutlu mutlu yaşamışlar.
 
 
Burak GİRGİÇ 2-A 263                                    
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
78
 
 
 
 
 
      ÜÇ ARKADAŞ
 
Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir köyde iki çocuk yaşarmış. Birinin adı. Ahmet, diğerinin adı Mehmet’miş. Ahmet ile Mehmet her sabah birlikte okula gidiyorlarmış. Okulları çok uzak olduğu için sabah erkenden yola çıkarlarmış. Bir gün okul çıkışında Ahmet ile Mehmet’inönüne kocaman bir köpek çıkmış. Ahmet ile Mehmet hemen oradan kaçmışlar. Köpek onları kovalamaya başlamış. Ahmet ile Mehmet bir ağacın arkasına saklanmışlar. Köpek ağacın yanına gelmiş, havlamaya başlamış. Hav Hav Hav! diye havlamış. Ahmet ile Mehmet çok korkmuşlar. Ahmet
 
79
 
 
 
 
çantasından bir parça ekmek çıkarıp köpeğin önüne yavaşça atmış. Köpek çok aç olduğu için ekmeği hemen yemiş. O günden sonra Ahmet, Mehmet ve Köpek arkadaş olmuşlar. Köpeğin ismini Duman koymuşlar. Ve mutlu mutlu yaşamışlar.
                    
HAZIRLAYAN: DAVUT TAŞKIN2/A
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
80
 
 
 
 
 
                                    
 
                 AZRA İLE ECE’NİN DİKKATSİZLİĞİ
 
          Kasabanın birinde çok mutlu bir aile yaşarmış. Bu ailenin Azra ve Ece adında iki kızları varmış. Okulların tatil olduğu bir pazar günü parka oyun oynamaya çıkmışlar.
Azra:
    -Yakalamacılık oynayalım mı? demiş. Ece’de Azra’nın istediğini kabul etmiş. Parkta iki kardeş oyun oynamaya başlamışlar. Oyunda Ece ebe olmuş, Azra’da ebelenmemek   için kaçıyormuş. Azra oyuna kendisini o kadar çok kaptırmış ki bir anda kendisini caddenin ortasında bulmuş. Ece birden çok telaşlanmış, Azra’ya bağırarak; ‘‘ Dikkat et ! caddede arabalar var.’’ demiş. Azra, Ece’yi duymamış ve tam o sırada yoldan geçen bir araba Azra’ya çarpmış. Bunu gören Ece ne yapacağını şaşırmış, anne ve babasına ne söyleyeceğini bilmiyormuş. Çok korkmuş ve ağlıyormuş. Azra arabanın çarpmasıyla yere düşmüş. Azra’ya çarpan kişi, Azra’yı alıp hemen hastaneye götürmüş. Komşular da bütün olanı görmüş.
      Ece koşarak eve gitmiş. Annesi mutfaktaymış. Ece zili
 
81
 
 
 
 
 
 
çalmış.
Annesi kapıyı açmış.
    Ece ve komşulardan biri olan, Fatma teyze de o sıra da kapıdaymış.
-Sizin çocuğa araba çarptı, demiş.
   Ece:
-Anne, Azra’ya araba çarptı ! demiş.
   Annesi bayılacak gibi olmuş.
-Bir şey oldu mu ? diye sormuş.
    Komşu Fatma teyze:
-Yok yok ,demiş .Azra’ya çarpan adam hastaneye götürdü.Durumu iyiymiş…
    Azra ‘nın babası eve gelince kimseyi bulamamış. Haberi komşulardan öğrenmiş. Doğruca hastaneye gitmiş. Eşi hastanenin girişinde ağlayıp duruyormuş.
-Ne oldu ? diye sormuş.
-Ayağı kırıldı, demiş gözü yaşlı anne.
      O gece sabaha kadar Ece, anne ve babası hastanede Azra’nın başında beklemişler. Sabah olunca Azra kendine gelmiş.Kırılan ayağını alçıya almışlar,durumu daha iyiymiş.
Babası:
        _ Bu sana da Ece’ye de bize de ders olmalı. Bundan sonra oyun oynarken caddeye çıkmazsınız, değil mi? demiş. Azra iki gün sonra hastaneden çıkmış. Dört hafta sonra da yürümeye ve yeniden kardeşiyle oyun oynayıp okula gidip gelmeye başlamış. Bir de bu arada Azra ve Ece yeni yeni arkadaşlar da edinmişler. Ama arkadaşları ve iki kardeş bir daha oyun oynarken asla parkın dışına çıkmamışlar.
                                                                                                              T.B.Şimal ÖZEL
 
 
 
82
 
 
 
 
 
 
        DEĞİRMENDEKİ HAZİNE                                       
 
           Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde zamanın birinde iki kardeş yaşarmış.Kardeşlerden biri çok cömert ve güler yüzlüymüş. Adı Ali’ymiş.Diğer kardeş ise cimri, aç gözlü ve somurtkanmış. Adı da Veli’ymiş. Ali, Veli’yi çok severmiş, ama Veli aynı sevgiyi Ali’ye göstermezmiş.
          Ali bir gün değirmene gitmiş. Bir de bakmış ki aslan, sırtında odunlarla gelmiş. Tilki ile tavşan da odun alıp gelmişler. Ateş yakmışlar ve etrafında toplanmışlar. Sonra da kurt gelmiş, odun getirmiş. Ateşe atıp yanlarına oturmuş. Ali saklanmış. Onları dinlemeye başlamış. Aslan demiş ki: ‘Arkadaşlar,ormana varmadan büyük meşe ağacının altında hazine var, hazineyi bulursak buraların en zengini ve en güçlüsü biz oluruz.’Tavşan neşe içinde hoplayıp zıplamış. Ali onları duyar duymaz oradan gizlice ayrılmış ve hazineyi bulmaya gitmiş. Ali hazineyi bulmuş ve köyüne getirmiş. Köydeki herkese avuç avuç altın dağıtmış. Veli’ye de avuç avuç altın vermiş, herkesi çok mutlu etmiş.
 
83
 
Veli:’Bu kadar altın bana yetmez,en iyisi ben gidip daha
 
 
 
 
 
fazlasını alayım.’ demiş.Ali’nin yanına gitmiş, nerden
bulduğunu sormuş. Ali nedenini sormuş.Veli;‘Bu kadarı bana yetmez, orada daha fazlası vardır. Sen kendin için saklıyorsun.’demiş. Ali de Veli’nin başına bişey gelmesin diye yerini söylememiş. Ali; Bu kadar altın yeter bize, hem ben de
değirmene gelen hayvanlardan duydum.’ demiş.
        Veli hemen değirmene gitmiş ve hayvanların gelmesini beklemiş. Kurt gelmiş sırtında odunlarıyla. Tilki, tavşan ve aslan da gelmiş. Ateş yakmışlar, hepsinin morali bozuk bir şekilde oturmuşlar. Tavşan ağlayarak;’ Hazinenin yerini bizden başka kimse bilmiyordu. Kim aldı altınlarımızı? Aslan;’Kesin biri bizi dinledi. Belki yine bizi dinliyordur.’ demiş. Kalkıp aramaya başlamışlar.
       Veli’yi saklandığı yerden bulmuşlar, aslanla kurt Veli’ye saldırmışlar. Veli oradan kaçmış ve canını zor kurtarmış. Kanlar içinde köyüne gelmiş, olanlara herkes çok üzülmüş. Veli de çok üzülmüş, azla yetinmeyip daha fazlasını istediği için başına bunlar gelmiş ve çok pişman olmuş. Kardeşi Ali de çok üzülmüş Veli’nin durumuna. Sonra birbirlerine sıkı sarılıp birbilerini çok sevdiğini söylemiş ve hayatlarına devam etmişler.
                                                                                                                                                                                               ÖMER FARUK KIŞ                    
84
                          
 
            LEYLA TATİLDE
 
Bir varmış bir yokmuş. Çok samimi iki arkadaş varmış. Bu iki arkadaşın birinin adı Selin, diğerinin adı; Leyla imiş.
Bir gün Selin ve ailesi yaz tatiline gitmeye karar vermişler. Hemen valiz hazırlamaya başlamışlar.Selin Leyla’nın da gelmesini istiyormuş. Bu yüzden ailesinden izin istemiş. Annesi ve babası izin vermiş. Selin ve ailesi Leylaların evine gitmişler. Selin, Leyla’ya:
    -Leyla bizimle tatile gelir misin? demiş.
 Leyla:
    -Annem ve babam izin verirse gelirim, demiş.
    Bu iki arkadaş Leyla’nın anne ve babasından izin almışlar. Ailesi, Leyla’nın tatile gitmesine izin verince Leyla, Selin’e:
     -Selin hemen valizimi hazırlar gelirim, demiş.
    Leyla ve ailesi hazırlıklarını tamamlamışlar. Ertesi gün yola koyulmuşlar, yolculukları iki gün sürmüş ve hemen odalarına gitmişler. Selin ve Leyla odayı çok ama çok beğenmişler. Sonra hemen valizlerini yerleştirmişler, havuza gitmişler. Havuzda kız ve erkek ayrı imiş. Selin, Leyla ve Selin’in annesi kız havuzuna gitmişler.
       Selin ve Leyla havuzda kaydırak olduğunu fark etmişler, koşarak kaydırağa binip havuza düşmüşler. Akşam olunca odaya geri gitmişler. Yemek sipariş etmişler.Yemekte döner yiyaceklermiş, dönerleri gelince hemen yiyip televizyon izlemişler.Saat o kadar geç olmuş ki Leyla, Selin, Selin’in annesi ve babası uyuya kalmışlar. Sabah olunca kahvaltılarını dışarıda yapmaya karar vermişlerve dışarıda kahvaltı etmişler. Hemen sonra hazvuza girmişler.
     Havuzun başında hizmetçiler varmış. Selin ve Leyla şöyle demiş;
-Bakar mısınız acaba, biz limonata istiyorduk da,bize getirir misiniz?
Hizmetli
-Hemen efendim, diye yanıt vermiş.
85
 
 
 
 
Birkaç dakika sonra Selin ve Leyla’nın limonatası gelmiş.
Selin ve Leyla limonataya bayılmış. limonataları bitirince:
     -Bakar mısınız? Biz limonatalarımızı bitirdik, alır mısınız? diye seslenmişler.
      Hizmetli kadın
     -Hemen alırım efendim, diye yanıt vermiş.
     Ve sonra Selin ve Leyla havuz keyfine geri dönmüşler.
Akşam olunca odalarına geri dönmüşler. Selin ve Leyla uykusuzluktan ölüyormuş. O yüzden Leyla ve Selin hemen uyumuş. Ertesi gün Selin, Leyla, Selin’in annesi ve babası ormana yürüyüşe gitmişler. Ormanda Selin, Leyla, Selin’in annesi ve babası çalılıklarda bir ses duymuşlar.
Selin çalılığa bakmış ve yavru bir kedi görmiş. Hemem yavru kediyi kucağına almış ve şöyle demiş:
   -Anne, baba, Leyla bu kediyi veterinere götürelim, demiş.
   Leyla:
   -Neden Selin? diye sormuş.
   Selin:
   -Görmüyor musunuz, kedi yaralı o yüzden götürelim diyorum, demiş.
   Selin, annesi ve babası ve Leyla hemen yakındaki veterinere götürmüşler. Veterinerdeki kadın, yavru kedinin yarasını sarmış ve Selin’e:
     -Küçük kız, bu kedi fena yaralı. O yüzden bu kediye iyi bakın olurmu? diye tembihlemiş.
      Selin:
      -Bu yavru kediye bakacağıma söz veriyorum, diye yanıt vermiş.
      Selin, Leyla ve Selin’in ailesi geri dönünce Leyla, Selin ve ailesine:
     -Beni tatile götürdüğünüz için teşekkür ederim, demiş.
    Selin hemen:
     -Anne, baba! Ben ve Leyla tatilde hayvanlara iyi bakmamız gerektiğini öğrendik, demiş.
 
86
 
 
 
     Leyla valizini alıp evine geri dönmüş. Leyla’nın annesi ve babası çok sevinmişler. Çünkü birircik kızlarıymış.
Leyla, anne ve babasına:
      -Anne, baba! Tatilde Selin yavru kedi buldu, kedinin bacağı yaralıydı, veterinere götürdük. Vetereinerdeki kadın kedinin bacağını sarıp Selin’e;
      -Küçük kız, bu kedi fena yaralı, dedi.
    Bir kaç gün geçince Leyla ve ailesi. Selin ve ailesini evlerine davet etmiş.
    Selin ve Leyla koşarak Leyla’nın odasına gidip çok güzel bir şekilde Leyla’nın oyuncaklarıyla oynamışlar.
                  Bu masal burada bitmiş.
 
                                   Yazar: AZRA SU YALIM
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
87
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
< Önceki   Sonraki >
 
Google Arama
Güvenli İnternet
Güvenli İnternet
Giriş Formu





Kayıp Parola?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol
ATAM İZİNDEYİZ!
009.jpg
Kimler Sitede
Şuanda 21 misafir bağlı
Tüm Hakları Beylikdüzü Koç İlköğretim Okulu'na aittir..